26 Temmuz 2012 Perşembe

Hayat;

Hayat;

Seni kaç kişinin aradığı, kiminle çıktığın,
çıkıyor olduğun veya çıkacağın demek de değildir.
Kimi öptüğün, hangi sporu yaptığın, kimlerin seni sevdiği de değildir. Hayat, ayakkabıların, saçın, derinin rengi de değildir.
Nerede yaşadığın veya hangi okula gittiğin de değildir.
Aslında hayat; notlar, para, giysiler,
girmeyi başardığın ya da başaramadığın okullar da değildir.

Hayat;

Kimi sevdiğin ve kimi incittiğindir.
Kendin için neler hissettiğindir.
Güven, mutluluk, şefkattir.
Arkadaşlarına destek olmak ve nefretin yerine sevgiyi koymaktır.

Hayat;

Kıskançlığı yenmek, önemsemeyi öğrenmek ve güven geliştirmektir.
Ne dediğin ve ne demek istediğindir.
İnsanların sahip olduklarını değil, kendilerini olduğu gibi görmektir.
Her şeyden önemlisi hayatı, başkalarının hayatını olumlu yönde etkilemek için kullanmayı seçmektir.

İşte hayat bu seçimden ibarettir.

İnsanların en acizi dost edinemeyen,
ondan daha acizi ise dost kaybedendir…

23 Temmuz 2012 Pazartesi

Hayat böyle bir şey işte....



Yaşadığımız dünyada her şey kesin çizgilerle belirlenmiş sanki. Varolan roller, kalıplar, yargılar, düzenler ve düzensizlikler içinde, kendi çizgimizde dümdüz yaşayıp gitmeye çalışıyoruz. Yanlışlıklar yapmaktan korkarak alışılmış oyunları oynuyoruz. Aynı saatlerde aynı yollardan işe gidip geliyoruz. Hiç düşündün mü her şey ne kadar aynı. Çevremizde aynı insanlar, aynı kaygılar, aynı sıkıntılar ve sevinçler. Durmadan konuşuyoruz ama ne konuşuyoruz? Evlerde, lokanta ve barlarda, sokaklarda, parklarda; hatta düşlerimizde bile, konuşarak bu aynılıktan kurtulmayı umuyoruz. Ben, diyoruz, ben böyleyim, böyle severim, şöyle isterim, bunu yaparım. Dondurulmuş düşünceler, belletilmiş öğretiler ve sınırlı seçeneklerle oluşturulmuş bir dünyada dibe batmamak için çırpınıp duruyoruz böylece. Ne kadar sıkıcı bütün bunlar.. Sıkılıyoruz elbette ve sıkıldığımızda biri çıkıp bizi tutkuyla sevsin ve sevilmeye değer olmak düşüncesi yüzünden ayrıcalık kazanalım istiyoruz. Açıklamak zor bu karmaşayı işte, görüyorsun.

Mutlu değiliz, hiç mutlu değiliz artık. Her birimiz kendi kuşkularımızın, güvensizliklerimizin, yalnızlığımızın ve yalanlarımızın içinde soluğumuz daralarak oturuyoruz işte ve hep birlikte batıyoruz.

İNCİ ARAL

22 Temmuz 2012 Pazar

Bir tılsımı vardır hayatın



Bir tılsımı olmalı hayatın. Genç kızların telefon bekleyişlerinde vardır o tılsım. Birbirleriyle fısıl fısıl konuşmalarında:
- Önce elimi tuttu, sonra yavaşça kendisine doğru çekti...
O sırdaşlık. O iki sırdaş arasındaki on altı, on yedi yaş konuşmaları... Hayatın tılsımı tıp tıp tıp attırır yüreklerini; kahkahaları başka türlü, saç taramaları başka türlü; anneyle ortak, babaya söyledikleri yalan başka türlüdür.
***
Ya delikanlıların henüz bir yıllık tiryakiyken, efkarlı içtikleri ilk paket. Bir şey oturmaz içlerinde. Bir kız seviyorlardır. Gerçi kız da seviyordur kendilerini. Ama... Hayatın bir tılsımı vardır o "ama"da... Yüzde yüz kendilerinden geçerek bakarlar gerçekten sevdiklerinin yüzlerine... Öylesine bakarlar ki, bir daha hiç öyle bakamayacaklardır.
***
Genç kadınlar hep o tılsımı ararlar, kimseye göstermedikleri bir kor yanar içlerinde. Ve bir kere o tılsım kayboldu mu, ipi kopmuş bayraklara döner bütün günler. Gün pörsür, güneş pörsür, gece pörsür. Buruşuk bir can sıkıntısı kaplar da kaplar saatleri...
***
Ya erkekler... Kaybetmeye görsünler o tılsımı. Rakı şişeleri biter de, doldurmaz o tılsımın boş bıraktığı yeri... Kumar bir tılsım dopingidir. Birikmiş ihtiraslarla, çözülmeyen tuhaf bıkkınlıkların kendisini vurmasıdır deste deste kartlara...
***
Bir tarihte Monce Carlo'daydım. Pırlantalar içindeki ihtiyar kadınlar, sarkık gerdanlarıyla hayatlarının son tılsımını arıyorlardı yeşil çuhalarda...
Bir tılsımı olmalıdır hayatın, vazgeçilmez bir öfke gibi, zaptedilmeyen bir aşk aranışı gibi, kaptırıp kendini şiirler yazmak gibi, bir kadehi fırlatıp aynalara, gecenin büyüsünde çıldırmak gibi...
***
Böyle bir tılsım yoksa... İsteksiz isteksiz oluyorsan tıraşı; bir küf bağlamışsa bütün heyecanlarını; bir şey demiyorsa sana Güney Amerika'nın Gerillosları, bir çıplak kadın vücudu düşünmüyorsan en ciddi konferansta ve bir anda çalıştığın yerden istifayı basıp çekip gitmek gelmiyorsa içinden... Bir kapı önünde tozlu bir paspas bile olamazsın.
***
Bu tılsımın alevlerinde çıkılır tepesine Everest'in... Bu tılsımda yanar söner kandilleri ilk defa baş başa kalınmış gecelerin. Bu tılsımda koklarsın ayaklarını kucağına aldığın ilk çocuğunun... Bu tılsımda:
"Gel, gidip çekelim be", vardır.
Bu tılsımda sevdiğin evin duvarına bir resim asma vardır.
Bu tılsımda bir kadının kendi göğüslerini yalnızken seyretmesi, bir erkeğin merdiven çıkan bir genç kızın bacaklarına hafifçe bakması vardır...
***
Cenaze törenlerinde bir ütü geçer bu tılsımın üstünden... Bir sarı, çenesi bağlı, ince vücut uzanır tabutun içine... Ve o dostun değil, yaşarken gördüğün kendi ölündür. Biraz da kendi ölünün peşinden gidersin tanıdık cenazelerinde... Ve çekersin içini:
- Hayat, dersin.
- Sıra yavaş yavaş hepimize gelecek, dersin.
- Daha geçen hafta bizdeydi, dersin...
Hele tabut inerken mezara... Ne de zor gelir oraya inmesi!.. Hele son kürek topraklar atılırken...
Bir ütü geçer tılsımın üzerinden...
***
Derken daha hızlı yaşamanın motorları çalışır birden; elenir pişmanlıklar, toplumun baskıları, ödenmeyen borç, gizli çapkınlığın vicdan azabı, küçülür de küçülür gözlerinde...
Yeniden daha güçlü başlar yaşamanın tılsımı...
***
Çoraplarını yavaş yavaş çıkaran bir çift beyaz bacak oynaşır gözlerinde.
Sinemada yumruğu en hızlı vuran kovboy sen olursun.
Kanunsuz bir grev barikatında ilk kurşun senin alnına çarpar.
Sonra dans edersin kumsallarda... Deniz gecenin içinde, gece denizin içindedir. Bir şeyler süzülür ve erir kıyılarda...
***
Yaşantının özündedir bu tılsım.
Bir defa kayboldu mu, sahipsiz kalmış yırtık terliklere döner saatler. Bir gizli kırgınlık dolaşır çevrendeki gözlerde:
- Mıymıntı herif sen de...
***
Sönen tılsımlar başka tılsımları da söndürmeye dönüktür. Yanan tılsımlar başka tılsımları da parlatmaya...
Ve bilemedikleri bu hain oyunun içine düşünce kadınlar, nasıl da başlarlar şikayet etmeye...
- Ömrümü çürüttün...
- ...
- Eskiden böyle miydim ben...
- ...
- Öf aman ağırlığın çöküyor üstüme...
Bir kıvrak giriş beklerler kapıdan. Bir el tutuşta şıraklayan bir şehvet kamçısı. Bir içten gelen övgü. Ve ılık ılık çözülürken, nazlanarak gerinmek isterler:
- Hişt olmaz şimdi...
***
Böyle bir tılsımı vardır hayatın. Bu tılsımla çekilir tetiği mavzerlerin. Bu tılsımla çıkılır dağlara. Bu tılsımla, haydi yürüyelim artık dersin, on binlere...
***
Bunları tatmamışsan, ayda hiç değilse üç defa dünyanın anasını bir pula satmamışsan, kızıp vurmuyorsan yumruğunu masaya ve bir zindan parmaklıklarına dokunmuyorsa ellerinin gölgesi ve bir de sevdiğin bir kadının çıplak omuzlarına... Ulan o zaman niçin geldin hayata?
Ay başını düşünüp, bayramda tebrik yazmak için mi? Yoksa benim gibi, bir akşamın karanlığında, bir koltuğa oturup bu tılsımların yandığı ışıklara bakarak, kendi kendine ağlar gibi gülümsemek için mi?
———————-
Not: 34 yıl önce yazılmış bir yazı... "Kopuk Kopuk"tan...

22 Mayıs 2012 Salı

Bir Kadının İntizarı.... Mektup

Bir Kadının İntizarı....

Tanrı erkeklere yaşanan günü kadınlara ise geçmişle geleceği armağan etmiş.  Biz yaşanan anla pek ilgilenmeyiz. İçimizde geçmişin hesaplaşması yada geleceğin endişesi vardır hep. Bunun için bize “o an” yetmez. Biz geniş zamana yayıldığımız için “huzursuz”, sizlerse daracık bir zamana sıkıştığınız için anlayışsız olursunuz. “En büyük yaralarımızı kendimizi en çok savunduğumuz  sırada alıyoruz. Oysa hayat seçimlerle dolu. PASCALın dediği gibi “her seçim bir kaybediştir”. Bir şeyi seçer bir başka şeyi kaybederiz. Buda bir seçim. Bir şeyi seçip bir başka şeyi kaybetmekmi yoksa hiçbir şeyi seçmeyip herşeyi kaybetmekmi?            
           Zırhlarımız, korkularımız, savunmalarımız, hesaplarımız bizi hep bir şeyi seçmemeye götürüyor, aklımız öbürünü kaybetmemeliyiz diyor. Ve en akıllı, en güçlü, en zırhlı, en hesaplı olduğumuz zamanda her şeyi kaybediyoruz. En çok istediğimiz bizden en uzağa düşüyor. Kendi seçimimizi yapamadığımız içinde insanları sınayıp duruyoruz. Oysa NİETZSCHE “Tanrıyı ve insanları denemeyin” diyor. Savunmasız, güçsüz ve hesapsız olmak belkide mutluluğun kapısını açaçak kimbilir...........          
           “Geçmişin bittiği, bizi sahipsiz olarak, bizi boşlukta terk ettiği zamanlar vardır. Tanrıyı, aşkı, sevgiyi, sevgiliyi kaybettiğimiz, yalnızlıktan, inançsızlıktan kıvrandığımız dönemler vardır. Lekesiz bir aşk ancak böyle bir boşluğun , böyle bir yalnızlığın, böyle bir kıvranmanın içinden doğar.” Kaybetmenin acısını yaşamadan, kazanmanın lekesiz sevincini yaşamaya izin vermiyor tanrı. Ve böyle bir dönemde yeni bir hayatı, yeni bir aşkı kazandığımız andada, geleceğimize giden yolda yeni bir dar kapı örmeye başlarız. Peki ne yapmalıyız? Dar kapılardan nasıl geçmeliyiz. Yaşayamamanın acısınımı, gölgeli bir geleceği kucaklamanın hüznünümü tercih etmeli?. Duyduğumuz istekler, tutkular, aşklar, geleceğin ruhumuza uzanan gölgelerini silmeye, bizi iyileştirmeye yetermi?.  Dar kapılardan geçemediğimiz, yaşayamadığımız için pişman olacağız. Bizi bekleyenin pişmanlık olduğunu biliyoruz, yaşadıklarımızdan değil yaşayamadıklarımızdan.  Yazarlar, şairler bize yalnızca yaşayamamanın acısını anlatırlar, yaşadığımızda ne olacağını yada nasıl yaşayacağımızı yine kendimiz bulacağız.  Bu dar kapılardan nasıl geçeceğimizi kendimiz öğreneceğiz. Öğrenebilirsek eğer................ “


Konuşsam dilim yanar, sussam kalbim..!!

Konuşsam dilim yanar,
sussam kalbim..
Önce duruyorum...
Sonra susuyorum.
İçimden...... çıkan lafların etrafı ,yangın yerine çevireceğini düşününce
kilit vuruyorum dilime..
Yan! diyorum içime!...
Sadece sen yan!
Ve Dayan! diyorum gönlüme!..
Herkes mutlu olsun!
Sen dayan!..