23 Haziran 2016 Perşembe

Dininizi Öğrenin

Muhammed'in kızı FATMA 10, ÖMER 52 Yaşındadır.
Ömer MOHAMMED'DEN Fatmayı ister.
Mohammed ; Kızım henüz küçük hem Amcam oğlu ALİ'YE Sözüm var deyip vermez.
Fatma 12 yaşına geldiğinde 26 veya 27 yaşındaki ALİ İle evlendirilir.
Ali ile FATMA'NIN İlk Çocukları ÜMMÜ GÜLSÜMDÜR.
ÖMER 62 Yaşında HALİFE Olur.
ÜMMÜ GÜLSÜM 8.5 - 9 Yaşındadır.
ÖMER Bu Sefer ALİ İle FATMA'NIN Kızı MOHAMMED'İN Torunu ÜMMÜ GÜLSÜM'Ü İster.
Ali ne kadar diretse de Ömer işi tehditle kadar götürür.
Ali yine vermez.
Bu sefer ÖMER ALİ'YE ALLAH Üzerine yemin eder Amacının sadece RESÛLULLAHA Akraba olmak olduğunu, ÜMMÜ GÜLSÜM'E Ölünceye kadar dokunmayacağını sadece Nikahına alacağını söyler ve Bir Şekilde ALİ'Yİ İkna edip 40 Bin Dirhem altına ÜMMÜ GÜLSÜM'Ü Alır.
ÜMMÜ GÜLSÜM 11 Yaşına geldiğinde Bir Oğlan, 13'ü ne Geldiğinde Bir oğlan daha Doğurur Ömerden.
ÖMER'İN 9 KARISINDAN 7'İNCİSİDİR.
/KÜTÜB-İ SİTTE ve NEBİYY-İ SECERE/
İki çocukta yaşına gelmeden ölür.
ÖMER Öldükten sonra ÜMMÜ GÜLSÜM 5 Ayrı Yaşlı Adama verilir.
Kızcağız 22 yaşına kadar 4 çocuk daha doğurur ve 22 yasında Ölür.
Şimdi soru ;
Bu SAPIK AHLAKSIZ UÇKUR DÜŞKÜNÜ, BİRBİRLERİNİN KIZLARINI TORUNLARINI BECEREN ARAPLARI 7/24 EKRANLARDA GÖKLERE ÇIKARTAN, İNSANLARA ÖRNEK GÖSTEREN ŞARLATAN DÜMBÜKLER BU GERÇEKLERİ BİLMİYORLAR MI ?
Hepsi de Bal gibi biliyor Kan emici Vampirlerin.
PARA Geliyor PARA !
Anlatmazlar gerçekleri.
(Alıntı Hüseyin Çubuk)
Üstelik tüm bu bilgileri Araplar kabul eder ve halende küçük yaştaki kızlarla evlenmeyi sürdürürler.
Ama bizim Türkler "yok koruma amaçlı nikahladı" yok yaşı 9 değil 13 tü" gibi iddalarla Arapların bokunu yıkamaya çalışırlar.
(ALINTI)

17 Haziran 2016 Cuma

LEYDİ GODİVA’NIN HİKAYESİ …..


LEYDİ GODİVA’NIN HİKAYESİ …..


10835075_631718010288866_1887704578302991861_o[1]
11. Yüzyıl’da İngiltere’nin Coventry Şehri’nin lordu, Leofrei halkı ağır vergilere bağlamış, halk yoksulluk içinde yaşamaktadır. Lord Leofrei’nin eşi, güzelliğiyle ünlü Leydi Godiva, halkın bu durumuna çok üzüldüğünden, sürekli kocasına vergileri hafifletmesi için yalvarır. Godiva’nın bu baskılarından bıkan lord en son kızıp Godiva’ya, çırılçıplak soyunup bir atın üzerinde bütün şehri dolaşması koşuluyla vergileri kaldıracağını söyler. 11. Yüzyıl İngilteresinde çırılçıplak dolaşmanın bir Leydi için nasıl imkansız bir şey olduğunu her kes tahmin edebilir sanırım. Zaten kocası da vergileri kaldırmasının o derece imkansız olduğunu vurgulamak için böyle bir şey söylemiştir. Ertesi gün Godiva çırılçıplak soyunarak bir atın sırtında şehri dolaşmaya başlar. Durumdan haberdar olan halk Godiva’ya bakmaz, evlere kapanır, dükkanları kapatır, sokakta kalanlar Godiva geçerken eğilir. Tek istisna röntgenci Tom (Dikizci Tom) olue. O ise bunun cezasını gözlerini kaybederek görür.
İşte değişik dönemlerde sanatın konusu olmuş Godiva budur. Tarihte “ekmek yoksa pasta yesinler” diyen Fransa Kraliçesi “Marie Antoinette”nin yanında Godiva gibi Leydiler de olmuşlardır.
Nice efsaneler ve mitler arasında beni en çok etkileyendir Lady Godiva’ nın hikâyesi.
Bu efsaneyi okuyan herkes belki Godiva’ nın fedakârlığından etkileniyordur ama ben hep dikizci Tom’un kör gözünden baktım olaya.
Ne büyük şanstır bu Tom’daki. Uğruna kör olunacak bir güzel görmek.
Hayatta en son gördüğünüz suret uğruna kör olunmaya değmeli ve “onun” görüntüsünden sonra insan başka hiçbir şey görmemeli. Düşünsenize, ölene kadar aklınızdan çıkmayacak artık hiçbir yüz hiçbir beden “onun” görüntüsünü kirletemeyecek. Aklınıza gelen tüm güzel sıfatlarda onun görüntüsü tekrar parlayacak zihninizde. Masumluk diyeceksiniz “O” gelecek, Saflıkta “O” nu bulacaksınız karşınızda, Güzellik anlayışınız her zaman “O” olacak, İyi Niyet “O” nun kalbinden geçenler olacak, Mutluluk “O” nunla anlam katacak ruhunuza ve siz en büyük Fedakârlıklarınızı sadece “O” nun için yapacaksınız. “O” sizin için bir beden değil her sıfatın en güzelini en temizini yakıştıracağınız bir ruh olacak.
Ne büyük bir şanstır bu Tom’daki. Güzelliğin gerçek anlamının farkına varmak.
Bu efsanenin okuyanlara ne kadarda yanlış aksettirildiğini görüyorsunuz değilmi. İngiltere halkı kraliçelerine saygıdan evlerine girip perdeleri çekmediler. Onların hepsi aslında birer korkaktı. Dikizci Tom gibi sahip olamayacakları bir güzelliğin peşinden koşmayacak kadar korkaklardı. Onların zihniyetleri güzelliği sahiplenme, esir alma ve yasaklar koyma mantığını aşamayacak kadar sıkışmıştı aciz beyinlerine. En cesurları Dikizci Tom oldu ve elde edemeyeceği bir güzel için gözlerini feda etti.
Ne büyük bir şanstır bu Tom’daki. Ruhunun güzelliğinden emin olduğu birinin yolunu beklemek.
Bir Katolik (tutucu, katı kurallara sahip Hıristiyan) olduğu halde masum halkı için böylesine fedakârlık yapan Lady Godiva’ nın ruhunun ne kadar güzel olduğunu zaten bilen Dikizci Tom neden mi birde sahip olamayacağı bedeni görmek istedi? Kim bilir belki de Tom’un içinde sadece bir ümit vardır. Belki de Tom o sırada Godiva ile göz göze gelmeyi ve bir aşkın ilk adımını atmayı hayal etmiştir. Aklınca Godiva’ nın da Tom’ u görünce kraldan boşanıp bir terzi yamağına koşabileceğini düşünmüştür. Efsane bu ya, bir soylu ile bir terzi yamağı evlenebileceğini düşünmüştür. Ya bu güzellik karşısında kör olacak ve ömür boyu bu güzelliği yaşayacaktır, ya da onunla mutlu olup gerçek aşkı yakalama ihtimalinin peşinden koşacaktır. Veyahut Godiva tarafından reddedilecektir. Ne olursa olsun Tom’un cesur bir adım atıp karşısına çıkan fırsatı değerlendirmek istediğini düşünüyorum.
Tom kör olmayı da istemiş olabilir, âşık olmayı da istemiş olabilir veya hepsinin ötesinde Tom dünya tarihinin ilk ve en meşhur sapıklarından da olabilir. Ne olursa olsun adamın hakkını yememek lazım, çoğu kimsenin cesaret edemeyeceği bir şeyi yaparak ihtimallerin peşinden koşabilme azmini göstermiş bir insandır Tom.
Belki İsmet Özel haklıdır. “Ne Godiva geçecek yoldan, ne de bir kimse kör olacaktır.”
Belki de biz bu korkaklıkla zaten güzellikleri göremeyecek kadar kör olmuşuzdur…
Kaybettiğini bile bile
neden mücadele ediyorsun dedi
Öleceğini bile bile yaşadığını unutmuştu o an
Bozmadım…
ÖZDEMİR ASAF
ALINTI : ŞAZİYE DABAK

15 Haziran 2016 Çarşamba

BİLİYOR MUSUNUZ?

BİLİYOR MUSUNUZ?
“1923' te Türkiye'de;
Nüfus 13 milyon civarıydı, 11 milyon kişi köyde yaşıyordu.
40 bin köy vardı, 38 bininde okul yoktu.
Traktör sıfırdı, karasaban’dı.
5 bin köyde sığır vebası vardı.
Hayvanlar kırılıyor, insanlar kırılıyordu.
İki milyon kişi sıtma, bir milyon kişi frengiydi, verem, tifüs, tifo salgını vardı, üç milyon kişi trahomluydu,
Bebek ölüm oranı yüzde 48’di, yani her doğan iki bebekten biri ölüyordu.
Memlekette sadece 337 doktor vardı.
Sadece 60 eczacı vardı, sadece 8’i Türk’tü.
Diş hekimi, sıfırdı.
Dört hemşire vardı.
40 bin köy, sadece 136 ebe vardı.
Ortalama ömür 40’tı.
Yanmış bina sayısı 115 bin, hasarlı bina sayısı 12 bin. Ülkeyi yeniden inşa etmek gerekiyordu.
Kiremit bile ithaldi. Adı; Marsilya kiremidiydi.
Limanlar, madenler, demiryolları yabancıya aitti.
Toplam sermayenin sadece yüzde 15’i Türk’tü.
Osmanlı’dan Cumhuriyet’e miras kalan sadece dört fabrika vardı, Hereke ipek, Feshane yün, Bakırköy bez, Beykoz deri…
Elektrik sadece İstanbul, İzmir ve Tarsus’ta vardı.
Otomobil sayısı bin 490’dı.
Sadece dört şehirde özel otomobil vardı.
Veremle boğuşan halk, ahırda yatarken…
Bugün bazılarının yere göğe sığdıramadığı Abdülhamid’in 16 tane eşi vardı: Nazikeda, Safinaz, Dilpesent, Peyveste, Nazlıyar, Bidar, Mezide, Emsalinur Hanım... 16 tane… Yaş itibariyle, tamamı çocuktu.
Abdülmecid’in 22 eşi vardı. Ahali ineğine verecek saman bulamazken, o sarayında iki futbol takımı kadar kadınla yatıyordu.
Kadın, insan değildi.
Tiyatro yok, müzik yok, resim yok, heykel yok, spor yoktu.
Arkeolojik eserler, öyle gizli saklı değil, padişahların hediyesi olarak, trenlerle çalınmıştı.
Kimisi alaturka saat’i kullanıyor, güneşin battığı anı 12:00 kabul ediyordu.
Kimisi zevali saat’i kullanıyor, güneşin en tepede olduğu anı 12:00 kabul ediyordu.
Kimisi güneş batarken grubi saat’i esas alıyordu,
Kimisi güneşin tamamen battığı ezani saat’i esas alıyordu.
“Saat kaç birader?” diye sorduğunda, her kafadan ayrı bir ses çıkıyordu.,
Kimisi hicri takvim kullanıyordu, kimisi Rumi takvim kullanıyordu. Kimisinin Şubat’ı kimisinin Aralık’ına denk geliyordu. Herkes aynı zaman dilimindeydi, ama farklı aylarda yaşıyordu!
Dirhem, okka, çeki vardı. Arşın, kulaç, fersah vardı. Ne ağırlığımız dünyaya ayak uydurabiliyordu, ne uzunluğumuz… Ölçülerimiz ortaçağ’dı.
Erkeklerin sadece yüzde yedisi, kadınların sadece binde dördü okuma yazma biliyordu.
Okur-yazar erkeklerin çoğunluğu, subay veya gayrimüslimdi. Okul yaşı gelen her dört çocuktan üçü okula gitmiyordu.
Toplam, 4894 ilkokul, sadece 72 ortaokul, sadece 23 lise vardı. Türkiye’nin tüm liselerinde sadece 230 kız öğrenci kayıtlıydı.
Öğretmenlerin üçte birinin, öğretmenlik eğitimi yoktu. Tek üniversite vardı, darülfünun, medreseden halliceydi. Ülke bilim’den çoook uzaktı.
600 sene boyunca Türkçenin ırzına geçilmiş, Osmanlıca denilmişti. Arapça, Farsça, Fransızca, İtalyanca kelimeler, Levanten terimler dilimizi istila etmişti. Karşılıklı sesli-sessiz harfleri olmayan Arapçayla Türkçe yazmaya çalışıyorlardı.
“Harf devrimi yapıldı, bir gecede cahilleştirildik, köpekleştirildik” deniyor ya…
İbrahim Müteferrika’dan itibaren 150 sene boyunca basılan kitap sayısı kaçtı biliyor musunuz? Sadece 417’ydi. Bunların da çoğu gayrimüslimlerin matbaasından çıkmıştı. Ki zaten, Müteteferrika da devşirmeydi, Macar’dı.
Bu topraklara kitap gelene kadar, Avrupa’da 2.5 milyon farklı kitap basılmış, 5 milyar adet satılmıştı.
Voltaire, bir kitabında şu ağır tespiti yapmıştı: “İstanbul’da bir yılda yazılanlar, Paris’te bir günde yazılanlardan azdır!”
Ve neymiş efendim, mezar taşı okuyacakmış…
Sen önce iki tane kitap oku da, dünyadan haberin olsun biraz!.”
(Alıntıdır)
Onur Öztarhan

Kadın başı açık namaz kılabilir

Kadın başı açık namaz kılabilir

Prof. Atay, "Kuranda kadere iman yoktur. Kuranın bütün emirleri İslamın şartıdır, beş değildir. Ayetler, günümüzün şartlarına göre yorumlanmalıdır" diyor


0
Prof. Dr. Hüseyin Atay, "Dinde Reform" adındaki kitabında reformu şöyle tanımlıyor: "Değiştirmek değil düzeltmek, ıslah etmek, yararlı bir iş yapmaktır. Reform ve içtihat yapmak, kayıtsız ve şartsız düşünmekle olur. Kötü yönde değiştirmeye ve bozmaya reform denmez; ona deform denir. İslamda reform yapmaya içtihat denir. Bundan dolayı her müçtehit reformcudur." Atay görüşlerini şöyle ifade ediyor:"İslamda en büyük inkılapçı - müceddit - yenilikçi olarak Hz. Ömeri görmek lazım. Hz. Ömerin yaptığı yenilikler, bir Fransız veya İngiliz ya da Alman Müslümanı tarafından kaleme alınmış olsa, onlara Hz. Ömerin reformları, der. Zekât konusunda, boşanma konusunda verdiği kararlar Kurana aykırı gibi gözükse de aslında Kuranın maksadına uygundur. Biz önce dini reformu yapacağız. İlmi reform arkasından gelecek. İslam dünyasında ve Türkiyede modernistler halk tarafından da, devlet tarafından da desteklenmedi, kösteklendi ve köstekleniyor. Dini yenilenmenin önünde üç dini engel var: 1. Uydurma hadisler, mevzu ve zayıf hadis kültürü. 2. Tasavvuf ve tarikat kültürü. 3. Fıkıh taklitçileri. Önce dini reform yapacağız Müslümanları bu yollardan kurtarmak, ancak dinde reformla, Kuran yoluna çevirmekle mümkün olur. Reform yapmak bilgi sorunu olmaktan çok zihniyetle ilgilidir." Prof. Atay, "Düzeltilmesi gereken fıkıh hükümleri" başlığında 46 madde sayıyor. İşte bunlardan bazıları: "Boşanma erkeğin elinde değildir, mahkeme iledir. Kadının da boşanma hakkı vardır, mahkeme iledir. Kuranda kadını dövme yoktur. Kuranda miraç olayı yoktur. Kuranda kadere iman yoktur. Kuranda erkek kadından daha erdemli değildir. Kuranda şefaat yoktur. Kuranda kadınların çalıştıkları kendilerinindir. Kuranda boşanmanın tek nedeni geçimsizliktir. Kuranda idare sistemi şûradır. Farz namazların kazası yok, tövbesi vardır. Kadınların başı açık, Kuran okumaları, namaz kılmaları caizdir. Başı örtmek, namazla ilgili değildir. Hz İsa ölmüştür, tekrar gelmeyecektir. İslamda mehdi inancı yoktur. İslam inancında deccal yoktur, ama her ulusu düşüren, fasık, facir, deccaller zaman zaman çıkabilir. Kadınlar eğe kemiğinden yaratılmamışlardır. Kuranda eşcinselliğin hükmü bulunmamaktadır. Gusülde ağza, burna su vermek gerekmez. Oruçta kefaret yoktur. Kuranda İslam ve iman ayrıdır. Tövbe kefaretten daha büyük cezadır. İslamın din bilgisi kaynağı akıl ve Kurandır. İslamın şartı beş değildir, Kuranın bütün emirleri İslamın şartıdır. Kurana gidip fıkhın, tasavvufun, kelamın, hüküm ve kurallarını gözden geçirip değiştirmenin temel kuralı şudur: Günümüzün şartlarına göre ayetleri insanın, toplumun, yararına göre yorumlamaktır. Kuranın amacı insanın yararıdır." Düzeltme şart Prof. Dr. Beyza Bilgin de İslamda değil, İslami anlayışlarda bir reformun gerekliliğine dikkat çekiyor. Ona göre, İslam, yanlış yüklenmiş anlamlardan kurtarılıp özüne ulaştırılarak yeniden yorumlanabilir. Özüne ulaşmak, yeniden düşünmek, onu yeniden anlamaya çalışmakla olur. Müslüman ülkelerdeki sosyo ekonomik değişmelerin ilerleyişindeki problem, İslamın teolojik temellerinde değil, fakat uygulamadaki şekilciliğindedir. Reform bu şekilcilikte olacaktır. Uygulamada olacak Dini düşüncenin ve dini yorumların pörsüdüğüne dikkat çeken Prof. Dr. Yunus Vehbi Yavuz, dinde reform konusunu şöyle yorumluyor: "İslam, aslında her çağda yaşayan insanların tüm gereksinimlerini karşılayacak ilkeler getirmiştir. Ne yazık ki, Kuranın getirdiği bu kurallar yaklaşık 11 asırdan beri işletilmemiş, akıl devre dışı bırakılmış, ilim adamı olarak nitelendirdiğimiz taklitçi âlimler daha önceki bilim ve fikir adamlarının ürettiklerini tüketmekle meşgul olmuşlar." Tasavvuftaki yanlış bilgilere İslam denildi "Hızlı bir şekilde yayılan İslam, bu dine yeni giren toplumlardan etkilenmiş, eski dinlerden kalma bazı inançlar ve hurafeleri de bünyesine almıştır. Bu durum inanç, tefsir ve ahlak kitaplarında olmuş, özellikle tasavvuf kültüründe daha fazla olmuştur. Tasavvufta yer alan birçok yanlış bilgi İslam dinine mal edilerek dinde ve dindarlıkta değişik şekillenmeler olmuştur. Bugün Müslümanların önünde duran büyük sorun budur. İslamın reforma ihtiyacı yoktur. Kuran, tahrif edilmeden elimize ulaştırılmış mükemmel bir kitaptır. Sünnet ikinci dereceden kaynaktır." Hurafeler İslam zannedildi "Akıl bu iki temel kaynağın en geniş alanı kapsayan üçüncü bir unsurdur. Sonsuz olaylar zincirinde, akıl toplumun din - dünya bağlantısını sağlayacak güce sahiptir. İlk Müslümanlardan Sahabe ve Tabiûn bu temellere dayanarak İslam dünyasını en ileri derecede bir dindarlık düzeyine kavuşturmuşlardır. Çağımızda asıl sorun, İslam dininin temel kaynaklarında değil, belki bu kaynaklara ulaşıp bunları doğru anlamadadır. Dinin alanına girmeyen birçok şey bu alana girince, toplumun yükü ağırlaşmıştır. Bunun hafifletilmesi gerekir. İslamın temel kaynaklarına inilip bilimsel çaba ile İslam doğru anlaşılabilirse, sorun kökünden çözülür." İslam anlaşılırsa, sorun çözülür Reform dinde değil dindarlıkta olur... Diyanet İşleri Başkanı Prof. Dr. Ali Bardakoğlunun dile getirdiği şu cümleleri tartışmaya yön gösterici bir özellik taşıyor: "Din ile modernlik, din ile hayatın çağdaş dünyaya bakan yönü arasında bir çatışma olmaz. Din, evrensel geçerlilik teziyle gelir. Her bir toplum ve birey, dini kendi dünyasına indirerek, kendi dünyası ve imkânları içinde dindarlığını kurarak dini aktüelleştirir. Dinde reform olmaz, ama dindarlığımızda reform olur, devamlı yenilenme olur. Dinin kaynakları belli, öğretisi genel ve açıktır. Biz, dini değil dindarlığımızı sorgulamalıyız."Prof. Yaşar Nuri Öztürk, "Kuranın dışına çekilerek başka bir biçimde yapılandırılan dini, Kuranın tekrar içine döndürmek gerekiyor" diyerek şöyle konuşuyor: "Kuran diyor ki, Dedelerinizin, babalarınızın size din adına söylediklerini akıl ve ilim süzgecinden geçirin., Eskiyi kutsallaştırıp dokunulmaz kılmayın, bu putperestliğin alametidir. Değişimin esası İbrahimi bir isyandır. (Allahın varlığını ve birliğini ikna edici bir şekilde anlatma). İslam dünyasında değişmenin kaçınılmazlığı ortadadır. Yoksa size şu soruyu, herkes sorar: İslam dünyasının hali perişan. Sizin dininiz mi sizi bu hale getiriyor, yoksa siz mi dininizi bu hale getirdiniz? Bizim yüzümüzden hem din töhmet altındadır, hem Allah." Doç .Dr. Mehmet Görmez (Diyanet İşleri Başkan Yrd:Dindarlık tarih boyunca insanların dini öğretileri anlama, algılama, yorumlama ve uygulama biçimidir. Dinin kendisi, anlaşılması, yorumlanması ve uygulanmasıyla her zaman örtüşmez. Siyasi, sosyal ve ekonomik şartlar; zaman, mekân ve coğrafi gibi faktörler dindarlığın şekillenmesinde etkilidir. Her çağ ve her coğrafya kendine özgü bir dindarlık üretmiştir. Bazı dönemlerde ritüelci, ahlak eksenli, mistik, şekilci ve siyasal ve ideolojik dindarlık gibi dindarlık çeşitleri görülmüştür. Her çağ kendi dindarlığını üretir • İslam dünya işlerine engel mi?• İçtihatsız dini hayat mümkün mü?• İçtihat kapısını kim açacak?• Akıl ile nakil çelişirse ne olacak?• Müslüman aydının zihniyeti değişmeli mi?• Dindarlığı kim sorgulayacak? YARIN

13 Haziran 2016 Pazartesi

NASIL MÜSLÜMAN OLDUK ?

Türk tarihinin kayıp 70 yılı: Türklerin Müslüman oluşlarının gerçek hikayesi

NASIL MÜSLÜMAN OLDUK ?

Bu konuda pek fazla bir şey bildiğimiz söylenemez. Çünkü Türklerin Müslüman oluşuyla ilgili olarak

ne okullarda, ne tarih kitaplarında ayrıntılı bilgi verilmez. Verilen bilgilerden ise sanki İslam'ı duyan-dinleyen Türklerin akın akın Müslüman oldukları ima edilir. Bu gerçek değildir. Gerçeğin bilinmesi istenmez.

Bakın Diyanet bu konuda ne diyor:

Türklerin İslâm dinine girmesi, Türk milletinin tarihinde bir dönüm noktası olmuş, Müslümanlık için hayırlı sonuçlar doğurmuştur.

Türkler, İslâm dinini hiç bir zorlama olmadan kendi istekleri ile kabul etmiştir. Bunun başlıca sebepleri şunlardır:

1) İslâm dini ve İslâm medeniyetinin üstünlüğü.

2) İslâm'a girmeden önce Türklerin eski dini inançlarının İslâm inancına yakın olması ve İslâm'ın getirdiği üstün prensiplerin Türk milletinin ruhuna ve manevi yapısına uygun düşmesi.

" Hiç bir zorlama olmadan " ifadesi büyük bir yalandır. Bunu aşağıdaki dokümanı sabırla sonuna kadar okuyabildiğinizde göreceksiniz.

Türkçü Turancı çizgide siyaset yapanların ise bu konuda gerçeği gizlemeleri çok ilginçtir. Hem Türkçü geçinip hem de Türklerin tarihinde uğradıkları en büyük vahşet ve katliamdan bahsetmemelerine anlam vermek mümkün değildir.

Aşağıdaki bilgilerin tamamı İslami kaynaklardan, Taberi ve Zekeriya Kitapçı gibi İslami tarihçi ve yazarlardan alınarak düzenlenmiştir.

Türklerin kılıç zoruyla Müslümanlaştırılmaları ile ilgili 670’li tarihlere dayanan bilgiler maalesef okullarda bizlere hiçbir zaman verilmemiş, verilen bilgiler ise, Türklerin Müslümanlığa geçişleri kendi istekleri ile olmuş gibi gösterilerek, 740’lara kadar ki tarih atlanarak verilmiştir.

İslam'ın Türklere zorla kabul ettirilmeleri ile ilgili 670’lerden başlayarak 740’lara kadar uzanan tarihin bize okullarda anlatılmamasının nedenlerini, bu kısa tarihi öğrenince biraz daha anlamak mümkün olabilecektir. Şimdi, bu atlanan 70 senelik tarihe bir göz atalım..

Arapların Türklere İlk Saldırıları

Seyhun ve Ceyhun nehirleri arasında bulunan bölge tarihi ipek yolu üzerindedir.. Türk beylikleri, bu bölgedeki, Buhara, Semerkant, Talkan, Baykent gibi şehirlerde yerleşmiş yaşıyorlar, deri imal ediyor ve pamuktan kağıt üreterek bunları satıyor ve iyi de para kazanıyorlardı.. Bu üretimlerinin yanı sıra altın madenleri çalıştırıyorlardı.. Özellikle adı zengin şehir manasına gelen, Semerkant’ın zenginliğinin o devirde dillere destan olduğu söylenir. Bu zenginlik öteden beri talancı Arapların iştahını kabartıyorduysa da, Türklerden çekiniyorlar ve araya sınır olarak koydukları Ceyhun nehrini geçmeye pek cesaret edemiyorlardı.. Çünkü daha önce Halife Osman zamanında, Muhammed bin Cerir komutasındaki Araplar İslam’ı yayma bahanesiyle oraları talan etmek için 2700 kişilik bir ordu ile Fergane’ye kadar girdiyse de Türkler tarafından yok edilmişlerdi.. Ancak daha sonraları Muaviye tarafından, Ceyhun nehrinin altında kalan Horasan’ın tamamıyla işgal edilmesi ile o bölgede ilk Araplaştırma ve İslamlaştırma girişimleri başlamış oldu..

Buhara''nın Talan Edilmesi

Horasan’ın kendileri tarafından tamamen işgal edilmesinden cesaret alan Araplar, Muaviye’nin ilk Horasan valisi olan, Ubeydullah bin Ziyad 673 yılında bu sefer ilkinden çok daha kalabalık 24.000 kişilik bir ordu ile Ceyhun nehrini geçerek Kibac Hatun yönetimindeki Buhara’yı kuşatır. Kibac Hatun diğer Türk beyliklerinden yardım isterse de bu yardım kendisine gelmez ve Araplar verdikleri kayıplardan dolayı Buhara’yı işgal edemezlerse de tam anlamıyla talan ederler.. Daha sonra, Muaviye’nin ikinci Horasan Valisi, Halife Osman’ın oğlu Said’de Buhara’ya saldırmaya hazırlanır. Kendisine diğer Türk Beyliklerinden yardım gelmeyeceğini anlayan Kibac Hatun, Said’le anlaşma yapmak zorunda kalır. Bu anlaşmaya göre, Kibac Hatun, Said’e diğer Türk Beyliklerine yapacağı saldırılarda önüne çıkmayacağına dair güvence ve bu güvencenin teminatı olarak da Buhara’daki Türk asilzadelerinden rehinler verir. ( Bu sayı kimi tarihçilere göre 50 kimine göre de 80’dir. ) Bu anlaşmanın verdiği rahatlıkla Said, zenginliğini öteden beri duyduğu Semerkant’a saldırır.. Semerkant’ı baştan aşağı talan eder ve topladığı binlerce Türk gencini, köle pazarlarında satmak için Horasan’a getirir.. Said daha sonra Kibac Hatun’dan aldığı 80 kadar rehine tarafından bir punduna getirilmiş ve hançerlenerek öldürülmüştü....( Said’i öldürdükten sonra dağa kaçmayı başaran rehinlerin orada açlıktan öldüğü söylenir ) Said’den sonra, Horasan Valisi Salim bin Ziyad olur. Horasan’da Muaviye’nin oğlu Yezid’e bağlıdır.. Ziyad’da ayni şekilde 680 yılında Türkleri İslamlaştırmak ve şehirlerini talan etmek için saldırır fakat püskürtülerek geri çekilirler.. Bu sefer, kendi orduları Türkler tarafından talan edilerek silahları alınır.. Daha sonra Araplar daha güçlü bir orduyla tekrar saldırır ve Türkleri gene talan ederler. Bu talandan her Arap 2400 dirhem alır.. ( Bir kölenin satış fiyatı 300 ile 500 dirhem arasında olduğu düşünülürse, bu durumda aldıkları ganimet adam başına 7 veya 8 köleye eş değerdedir..)

Haccac ve Rutbil

İslam’da ilk asimilasyon 685 yılında Abdülmelik ile başlar.. Abdülmelik, etrafını İslamlaştırmaya adı İslam tarihine kan dökücü zalim olan Haccac’ı kendisine yardımcı seçerek başlar. Abdülmelik önce civar halkların dillerini Arapçalaştırdı.. Haraç karşılığı önceden bazı hakları kabul edilmiş olan gayri müslimlerin bütün haklarını geri aldı.. Bu arada Haccac’ı Irak genel valiliğine atadı.. Haccac’ın Irak’a genel vali atanmasından sonra Türklerin kaderinde ilk köklü değişikler başlamış oldu.. Haccac ilk olarak Ubeydullah ibni Ebi Bekri’yi Sicistan’a, Muhalleb ibni Ebi Sufra’yi da Horasan’a vali yapar.. O tarihte, Sicistan’ın Türk Hükümdarı Rutbil’dir ve Araplara vergi vermektedir.. Haccac, bununla yetinmez ve Ubeydullah’ı Rutbil’in üzerine göndererek ondan tam olarak teslim olmasını ister.. Rutbil önce bu teklifi kabul etmek istemez.. Bunun üzerine Ubeydullah Rutbil’in üzerine yürür. Rutbil 18 fersah geriye çekilerek Ubeydullah ve ordusunu kuşatma altına alır. Ubeydullah, Rutbil’den kurtulmak için 700.000 dirhem teklif ederse de Rutbil kabul etmeyerek Arap ordusunu büyük bir bozguna uğratır. Buna çok kızan Haccac 40.000 kişilik büyük bir ordu toparlayarak, Abdurrahman ibn Esas komutasında Rutbil’in üzerine gönderir.. Rutbil’i yenemeyeceğini anlayan Esas, bu sefer onunla anlaşır. Bu olay karşısında çılgına dönen Haccac, Esas’ı yakalatmak üzere bir birlik gönderirse de, Esas’ın ordusu bu birliği yenilgiye uğratır ve geri kalanları da Basra’ya kadar sürer. Ancak burada yenilen Esas’ın ordusu dağılır ve Esas Rutbil’e sığınır.. Bunun üzerine Haccac, Esas’ı kendisine vermesi için Rutbil’i tehdit eder.. Vermediği taktirde çok büyük bir ordu ile üzerine yürüyeceğini ve bütün Türk şehirlerini harap edeceğini, verirse de kendisinden 7 sene hiç vergi almayacağını söyler.. Türk şehirlerinin tekrar bir savaşa girmesini istemeyen Rutbil, 7 sene haraçtan muaf tutulacağını da düşünerek Haccac’ın bu teklifini kabul eder ve Esas ve yakınlarını Haccac’a teslim eder.. Ancak, Rutbil Haccac’a güvenmekle hata yaptığını daha sonra anlayacaktır.. Haccac Rutbil’den Esas’ı teslim aldıktan sonra derhal yeni bir ordu düzenleyerek 699 yılında Muhelleb bin Ebi Sufyan komutasında Türk şehirlerinin üzerine gönderir.. Hocente, Kes, Sogd ve Nesef’i ele geçirirsede Türkler direnirler.. Horasan valiliğine Muhelleb’in oğlu Yezid gelir.. Yezid ibni Muhelleb’de Türk şehirlerini talan eder.Yezid’in savaşçıları, Harzem’den ele geçirdiği Türkleri boyunlarına damga vurarak köle pazarlarında satarlar.. Bu tarihlerde, Araplar Türklerin yurtlarını devamlı olarak istila edip şehirlerini talan ettilerse de kalıcı bir üstünlük sağlayamamışlar, elde ettikleri yerleri sonunda tekrar Türlere geri vermek zorunda kalmışlardı..

Kuteybe ibni Müslim

705 yılında Abdülmelik öldüğünde yerine oğlu Velid geçer. Ve Türk tarihini önemli şekilde etkileyecek olay, Kuteybe ibni Müslim’in Horasan’a vali atanması olur. Bu zamana kadar kalıcı bir başarı elde edemeyen Araplar onun zamanında Türk yurtlarında kalıcı başarılar elde etmişlerdir.

Türklerin gerçek anlamda kılıç zoru ile Müslümanlaştırılmaya başlamaları Kuteybe zamanında olmuştur. Vali olduğu andan itibaren, Türk Beyliklerinin toptan işgal edilerek İslamlaştırılması için çok güçlü bir ordu kurmaya başlar. Merv’de askerleri toplayarak,

" Allah kendi dininin aziz olması için size bu toprakları helal kıldı " der. Kuteybe ilk olarak Baykent’i kuşatır. Diğer Beyliklerden Türk Savaşçılar Baykent’in savunmasına yardıma gelirler. İki ay süren bir savaş olur. Kuteybe tam bir zafer kazanamazsa da, Türkleri haraca bağlayan bir anlaşma yapmaya zorlar. Şehir yıkımdan kurtulur ama, şehre giren Araplar anlaşmaya rağmen şehrin bir kısmını yağmalarlar ve şehirden ayrılırlarken arkalarında bir de askeri garnizon bırakırlar. Başlarına gelecekleri anlayan Türkler ayaklanmaya başlarlar ve kendi aralarında silahlanarak karşı bir mücahit birliği kurarlar, Baykent’de karışıklıklar başlar. Bunun üzerine Kuteybe Baykent’e tekrar gelerek ne kadar silahlanan Türk varsa hepsini öldürtür. Kadınları ve çocukları esir alır ve şehri tekrar baştan aşağı yağmalar..

Taberi’nin anlatımlarına göre, Kuteybe’nin aldığı ganimetlerin haddi hesabı yoktur. Taberi, bütün Horasan’ı işgal ettiklerinde dahi bu kadar ganimet toplayamadıklarını söyler.

Şehrin yağmasından sonra, daha önce Horasan’da Merv’e getirilmiş olan Arap aileleri, Merv’den getirilerek Baykent’e yerleştirilir. Muhafız birlikleri oluşturulur. Valilik den vergi tahsildarlığına kadar bütün denetim organları Araplar’dan oluşturulur. Türklerin Budist ve Zerdüşt inançlarını simgeleyen bütün heykeller toplatılır, taş olanlar kırılır, altın olanlar eritilerek ganimet olarak Araplar tarafından alınır. Bunlar, Enfal suresinde yazdığı gibi, sanki Araplara Allah’ın verdiği ganimetlerdir. Daha sonra esir edilen kadın ve çocuklar kocalarına ve babalarına geri satılır. Müslümanlar, Baykentli Türklerin neleri var neleri yoksa almışlar, şehrin onarımı da gene Türklere kalmıştır. Bundan sonra sıra gelir Buhara’nın tamamen işgal edilip Müslümanlaştırılmasına..

Buhara'nın Tekrar Kuşatılması ve İlk Türk Katliamı

Kuteybe Merv’de büyük bir hazırlık yapar.. Bu arada Vardana ve Buhara beylikleri arasında çatışmalar vardır.. Müslümanlara karşı mücadele etmek için bu çatışmalar derhal durdurulur ve Vardan Hudat, Kuteybe’ye karşı Türklerin başına geçer.. Kuteybe önce, Numiskent ve Ramitan’a saldırır ve buraları kolayca istila eder.. Demirkapı önlerinde Vardan’la çarpışırlar.. Vardan savaşı kaybeder ve Buhara’ya doğru çekilir.. Ancak Kuteybe’de, savaştan yorgun düştüğü için Buhara’yı alamadan Merv’e geri döner.. Haccac bunu başarısızlık olarak kabul eder ve, Buhara’yı mutlaka almasi için Kuteybe’ye emir verir..Kuteybe büyük bir hazırlık yaparak bir sene sonra tekrar Buhara’yı kuşatır.. Türkler direnir ve Kuteybe başarılı olamaz, ordusu dağılmaya başlar.. Bunun üzerine Kuteybe her bir Türk başı için askerlerine 100 dirhem vaad eder.. Para hırsı ile gayrete gelen Araplar, şehri istila ederler.. Bütün direnen Türkler kılıçtan geçirilerek tam bir katliam yapılır, Araplar Türk kadınlarına tecavüz ederler, beğendikleri kadınları ya cariye olarak kullanmak yada köle pazarında satmak üzere alıkoyarlar.. Erkeklerden de binlerce kişiyi köle olarak satmak üzere beraberlerinde götürürler.. Araplardan oluşan yeni bir idari kurumlaşma yapılır.. Diğer beyliklerden tepkiler gelmeye başlayınca da, Buhara Melikesi Hatun’un oğlu Tuğ Sad kukla hükümdar yapılır.. Tuğ Sad tarihe hain bir işbirlikçi olarak geçer.. Daha sonrada Müslüman olarak oğluna da, efendisi Kuteybe’nin ismini vererek bağlılığını kanıtlar.. Etkili bir kolonizasyon yapmak isteyen Kuteybe bunun için öncelikle yerli halkı İslamlaştırmaya başlar.. Buhara halkı önceleri Müslüman olmuş gibi görünseler de bu dini kabul etmek istemezler.. Kuteybe Türklerin aslında Müslüman olmadıklarını, evlerinde İslami kuralları tatbik etmediklerini anlar ve yeni bir yöntem geliştirir.. Bu yönteme göre Türkler evlerini Araplarla paylaşmak zorunda bırakılırlar ve bu şekilde bire bir kontrol altına alınırlar.. İslami kurallara uymayanlar ise ağır cezalara uğratılırlar..

( Bugün, bazı İslami yazarlar bu getirilen tedbirlerin İslam'ın Türkler tarafından kabul edilmesinde çok yarar sağladığını açıkça ifade ederler.. Bu yaklaşım da üzerinde düşünülmesi gereken bir konudur.. )

Kuteybe’nin bu zorlamaları karşısında, halktan bazı direnişçiler çıkar.. Gizlice silahlanırlar.. Bu durum karşısında Araplar camiye dahi silahsız gidemez olurlar..Kuteybe baskıları arttırır, kendi aralarında örgütleşen Türkleri yakalattırıp öldürtür.. Bu arada yeni vergi yasaları getirir.. Yerli halk, halifeye senede 200000 dirhem, Horasan valisi Haccac’a da 10000 dirhem vergi ödemeye mecbur bırakılır.. Bunun dışında Arap askerlerinin atlarına yem temin etmeye, oraya getirilip yerleştirilen Arap ailelerine odun temin etmeye ve onlara tahsis edilen arazilerde çalışmaya mecbur bırakılırlar.. Kadınlar, kızlar Araplara cariye yapılırlar.. Buhara Türkleri bu yıllarda dünyadaki çok az milletin yaşadığı vahşeti ve ızdırabı yaşar.. Kuteybe’nin getirip Türk evlerine yerleştirdiği Arap’lar, Türklerin o zamana kadar yaptıkları bütün birikimlerinin üzerine konarlar, Türklerin tarlalarını alır ve Türkleri o tarlalarda çalıştırırlar.. İste Tek din İslam oluncaya kadar savaşın diyen ayet, Arapları Türklerin sırtından geçimlerini sağlayacak ortamı yaratmıştır.. Allah dini dedikleri İslam, Ahzab Suresi / 50 de olduğu gibi, savaşta gasp edilen Türk kızlarını da ganimet olarak görür, ve Araplara cariye olmalarını helal kılar.. Cuma namazı zorunlu hale getirilir.. Gene de Türklerden rağbet görmez. Bunun üzerine Kuteybe, namaza gelenlere 2 dirhem vaad ederek önce fakirler üzerinde İslamın etkili olmasını temine çalışır.. Bu uygulama nispeten başarılı olur.. Fakir halktan para için camiye gidenler olur..

1. Büyük Katliam - TALKAN KATLİAMI

Buhara’da olanlar diğer Türk Beyliklerinde de etkilerini gösterir.. Aynı şeylerin kendi başlarına geleceğinden korkmaktadırlar.. Sogd meliki Neyzek Tarhan şehrinin yıkıma uğramaması için Kuteybe ile anlaşmak zorunda kalır.. Bu anlaşmaya göre Tarhan haraç verecek ve tarafsız kalacaktır.. Ancak bu tarafsız kalmalar ve Türklerin birleşememeleri Arapların işlerini kolaylaştırmış ve Türk beyliklerini istedikleri gibi istila edip talan etmişlerdir.. İlk olarak saldırıya uğrayan Kibac Hatun’a diğer beyliklerden yardım gelmeyince, o yardımı esirgeyenler aynı âkibete uğramışlardır.. Bu olaylarda Türklerin belli bir şekilde organize olamamaları da onların Araplar tarafından istila edilmelerini kolaylaştırmıştır.. Neyzek Tarhan daha sonra Kuteybe ile yaptiğı anlaşmada hatalı olduğunu ve bu anlaşmanın kendisine hiçbir güvence getirmeyeceği gibi diğer Türk Beylerine de ihanet etmiş olacağını anlar.. Tohoristan’a dönerek bütün Türk Beyliklerine birer mektup yazar ve onları ortak bir direnişe girmeleri için uyarmaya çalışır.. İlk olumlu yanıt Talkan meliki Sehrek’den gelir.. Tarhan’ın planlarını öğrenen Kuteybe, buna karşılık Belh şehrinde hazırlık yaparak, baharda büyük bir ordu ile Talkan şehrine doğru yürür.. O ana kadar bir direniş hazırlığı yapamayan Talkan şehri meliki Sehrek, Kuteybe’nin gelişinden önce şehri terkeder.. Şehre hiç savaşmadan giren Kuteybe’nin adamları şehirde eli kılıç tutabilen ne kadar erkek varsa hepsini kılıçtan geçirirler.. Bu katliam o zamana kadar yapılanların en büyüğüdür.. Kuteybe bu katliamı diğer beyliklere ibret olması için yapar.. Kuteybe’nin askerleri öldürebildikleri kadar öldürürler, geri kalanları da, Talkan yolu üzerindeki ağaçlara asarlar.. Bu yolun 4 fersah ( 24 Km.) mesafelik bölümü Türklerin ağaçlara asılan cesetleri ile doludur.. Talkan katliamı tarihe, Arapların o güne kadar yaptıkları katliamların en büyüğü olarak geçmiştir.. Halk, Müslüman Araplarla savaşmadığı halde, Kuteybe ve askerleri sırf diğerlerine örnek olsun diye 40.000 kadar kişiyi kılıçtan geçirmiş, ağaçlara asmıştır.. bütün bunlar hep İslam adına yapılmıştır..

Kuteybe, Talkan katliamından sonra Suman’a girer.. erkeklerin pek çoğunu öldürterek, kadınlarını ve kızlarını cariye olarak alıkoyar.. Daha sonra Kes ve Nesef’de aynı şeyleri yapar.. Erkekler öldürülür, Türk kadın ve kızları utanç verici bir şekilde Araplara cariye olurlar.. Daha sonra Faryab’a yönelir ve Faryab’ın teslim olmasını ister.. Faryab halkı başlarına gelecekleri bildiklerinden teslim olmaya yanaşmazlar.. Erkekleri dövüşerek ölürler.. Bütün şehir yakılır.. Araplar bu şehre yakılmış şehir anlamında Muhtereka derler.. Kuteybe, Faryab’dan sonra, Tarhan’ın çekildiği kale Bazgis’i kuşatır.. 2 ay süreyle devamlı olarak buraya saldırır fakat bir sonuç elde edemez.. Bu arada kış yaklaşır..Kuteybe’nin kışın savaşacak gücü yoktur ancak, kale içindeki Türklerin de yiyecekleri bitmiştir.. Her iki tarafta savaşın kendileri için kaybedildiğini düşünür.. Kuteybe son olarak bir hileye baş vurur.. Tarhan’ın yanına Muhammed bin Selim adındaki adamını gönderir.. Muhammed ibni Selim Tarhan’ın teslim olması durumunda kendisine hiç bir şekilde zarar gelmeyeceği güvencesini verir.. Kalenin açlık içinde olmasından dolayı Tarhan’ın Kuteybe’nin teklifini kabul etmesinden başka yapılacak bir şeyi yoktur.. Komutanları ile görüşüp teklifi kabul ederler.. Silahlarını teslim ederek kaleden çıkarlar.. Tarhan kaleden çıkar çıkmaz yakalanır, etrafı hendek açılmış bir çadırda zincire vurulur..Kuteybe bu arada Tarhan’ı hemen öldürmez.. Haccac’a haber göndererek ne yapacağını sorar.. Haccac Tarhan için, “ O bir Müslüman düşmanıdır hiç aman vermeden öldür” der.. Kuteybe önce Tarhan’ın iki oğlunu, Tarhan’ın ve toplanan halkın gözü önünde öldürtür.. Arkasından 700 kadar Türk savaşçısının başlarını gene Tarhan’ın ve halkın gözü önünde kestirir.. Tarhan’ı da bizzat kendisi öldürür.. Bütün kesilen başlar Haccac’a gönderilir.

Tarhan’ın öldürülmesinden sonra, Kuteybe, Aral Gölü’nün altında bulunan Harzem bölgesine yürür.. Harzem’de Caygan ile Havarizat arasında taht kavgası vardır.. Kuteybe Caygan’la işbirliği yapar.. Önce Havarizat ile etrafındakileri öldürtür.. Arkasından Camhud melikini yenerek 4000 civarında esir alırlar.. Ancak, daha sonra bunlar Kuteybe’nin emri üzerine öldürülürler..

Bu olay, Ziya Kitapçı''nın, İslam Tarihi ve Türkler adlı kitabında aynen şöyle anlatılır ;

Bu harplerden birinde, et-Taberi'nin bütün tafsilatı ile anlattığına göre, bir defasında Abdurrahman b. Müslim, Kuteybe''ye, 4000 esirle gelmişti. Kuteybe, Abdurrahman''ın böyle kalabalık Türk esirleri ile geldiğini görünce hemen tahtının çıkarılmasını ve bir meydana kurulmasını istedi. Tahtının üzerine mağruru bir eda ile oturan Kuteybe, bu Türk esirlerinden bin tanesini sağına, bin tanesini soluna, bin tanesini arkasına ve bin tanesini de önüne dizilmelerini söylemiş ve sonrada Arap askerlerine dönerek yalın kılıç bu Türklerin kafalarının koparılmasını emretmiştir. Cebbar, zorba, insafsız Arap komutanının etrafının bir anda bu Türklerin kafa kol ve gövdeleri ile bir kan gölü haline geldiğinden hiç kimsenin şüphesi olmamalıdır. Bu harblerde öldürülen Türklerin haddi hesabı yoktu. Nitekim bu vahşetten adeta gururlanan bir Arap şairi Kaah el-Aşkari şöyle haykırmıştır,

”Kazah ve Facfac önlerinde korkudan birbirlerine sarılmış zavallı Türkleri öldürdüğünüz geceleri hele bir hatırlayınız.

Herkesi kılıçtan geçirdiniz. Sadece ata dahi binmeyecek yaşta küçük çocuklar kaldı. Binenlerde o hırçın atların sırtında sanki bir yük gibiydiler.”

Harzem’de ayaklanan halk, Kuteybe ile işbirliği yaptığı için Caygan’ı öldürür.. Bunun üzerine, Kuteybe bütün Harzem’i yakıp yıkar, halkı kılıçtan geçirir.. Harzemli ünlü Türk bilgini, Biruni Harzem’deki uygarlığın yok edilişini şu şekilde anlatır.. “Kuteybe, her çareye baş vurarak Harzemlilerin yazılı dilini bilenleri, geleneklerini koruyanlarını, bütün bilginleri öldürttü, böylece her şey karanlıklara gömüldü.. İslam Harzemlilerin içinde girerken, onların tarihi hakkında bilinenleri artık öğrenme olanağı bırakmadı..Harzem’i yıktıktan sonra Kuteybe, Semerkant üzerine yürür.. Semerkant meliki Gurek üzerine gelen Müslümanlara karşı diğer Türk Beyliklerinden yardım ister.. Taşkent ve Fergane’den yardım gönderir, fakat gelen birlikler yolda Kuteybe’nin askerleri tarafından pusuya düşürülerek yok edilirler.. Semerkant, kuşatılır.. Araplar mancınık ateşi ile saldırırlar.. Daha fazla dayanamayacağını anlayan Gurek, Kuteybe ile anlaşmak zorunda kalır..Bu anlaşmaya göre,

1.Semerkant Araplara her sene 2.200.000 altın ödeyecektir..
2.Bir defaya mahsus olmak üzere 30.000 Türk gencini esir olarak verecektir..
3.Şehirde Cami yapılacaktır..
4.Şehirde eli silah tutan kimse dolaşmayacaktır..
5.Tapınak ve putlardaki tüm mücevherler Kuteybe’ye teslim edilecektir..

Daha sonra Kuteybe, altından yapılan putları erittirerek alır ve Merv’e geri döner.. Dönerken kardeşi Abdurrahman bin Muslim’i Semerkant’ın başına vali olarak bırakır..

Kuteybe’nin Merv’e dönüşünden sonra, Türkler kendi aralarında işgalci Müslümanlara karşı bir direniş birliği kurarlar.. Zaman zaman Ceyhun ırmağını geçerek Araplara pusu kurar ve ciddi zararlar verirler.. Haccac Kuteybe’ye Taşkent ve Fergana’yi işgal etmesi talimatını verir.. Kuteybe Taşkent’e gider fakat başarılı olamaz.. Bu arada Haccac ölür. Halife Velid, Kuteybe’ye Türklere karşı savaşları devam ettirmesini söyler.. Kuteybe bu sefer Kasgar’a doğru yola çıkar.. Tam Kasgar’ı kuşatacakken Halife Velid ölür, yerine Süleyman ibni Abdülmelik halife olur.. Bu yeni Halife ile arası hiç iyi olmayan Kuteybe Kasgar seferini yarıda bırakarak ona karşı ayaklanır, ancak kendi komutanları tarafından 11 yakını ile birlikte 716 senesinde kafası kesilerek öldürülür.. Çünkü Kuteybe’nin komutanları Halifeye karşı gelmek istememişlerdir..

2. Büyük Katliam - CURCAN KATLİAMI

Kuteybe ve Haccac’ın ölümü, Arapların Türkleri Müslümanlaştırmak ve Türk şehirlerini talan etmek politikalarında bir değişiklik yapmamıştır.. Öncelikle, Araplardaki Türklere karşı olan korku ortadan kalktığı için, Araplar, Kuteybe’den sonra da aynı şekilde Türk yurtlarına saldırılarını sürdürmeye devam etmişlerdir.. Kuteybe’nin öldüğü aynı yıl olan 716 da, Yezid ibni Muhelleb Horasan’a vali atanır.. İlk iş olarak Dağıstan’ı işgal eder.. Dağıstan meliki Saltekin, Yezit’e karşı uzun süre dayanır.. Sonunda Dağıstan düşer.. Şehir yağmalanır ve 14000 kişi öldürülür..Dağıstan’dan sonra Curcan’a yönelir.. Curcan 300.000 dirhem karşısında savaşmadan teslim olur.. Yezid, Curcan’a bir bölük asker yerleştirerek, Taberistan’ a doğru yola koyulur.. Taberistan Meliki, İsfehbed, Deylem melikinden 10000 kişilik bir yardım alarak savaşa başlar.. İsfehbed savaşırken, Curcan halkı da ayaklanarak Esed ibni Abdullah komutasındaki askerleri imha ederler.. Yezid öfkeye kapılır, Curcan’lı Türkleri yendiğinde kanlarından değirmen döndürüp ekmek yiyeceğine dair Allah’a yemin eder.. Askerlerini toplayarak Curcan üzerine yürür.. Curcan beyi, şehirden çıkarak Curcan kalesine çekilir. 7 ay süren savaştan sonra, kale düşer.. Curcan beyi öldürülür.. Kaledeki askerler esir alınır.. Araplar, daha sonra Curcan şehrine girerler.. Burada da aynı şekilde Kuteybe’nin yaptığı katliama benzer bir katliam yapılır.. Türkleri öldürerek, 4 fersah boyunca sağlı sollu ağaçlara astırır.. Allah’a verdiği sözü yerine getirmek için, esir aldığı binlerce Türk’ü, Enderiz vadisindeki nehrin kenarına sürükler, orada askerlerine korumasız Türkleri öldürtür.. Öldürülen Türklerin kanlarını nehre akıtır.. Nehrin suyuyla akan kanlardan, ilerideki değirmenden un ve ekmek yaptırarak yer ve Allah’a verdiği sözü yerine getirir.. Katliamdan geriye kalan kız ve kadınlardan beş de biri cariye olarak halifeye ayrıldıktan sonra, geriye kalanlar askerler arasında ganimet olarak paylaştırılır..

Kaynaklar Curcan katliamında Talkan katliamında olduğu gibi yaklaşık 40.000 Türk’ün öldürüldüğünü söylerler..

717 yılından sonraki zaman, Arapların kendi aralarındaki çatışmalarla geçer.. Buraya kadar dikkat ederseniz, ilk Arap saldırıları başladığında Kibac hatun diğer Türk Beyliklerinden yardım istediği halde istediği yardım kendisine verilmemişti.. Sonra o yardımı göndermeyenler, yardıma muhtaç duruma düştüler.. Bu olaylardan Türklerin daha o zaman da aralarında tam bir birlik ve beraberlik sağlayamamış olduklarını görüyoruz.. 717 yılında Ömer ibni Abdulaziz halife olur..İki yıl sonra hastalanır yerine, 719’da, Yezid ibni Abdülmelik geçer.. Yezid ibni Abdülmelik ile Yezid ibn Mehleb’in arası iyi değildir.. Yezid ibn Mehleb hapse attırılır ancak, Yezid ibni Mehleb hapisten kaçarak, Basra’da örgütlenir ve Yezid ibni Abdülmelik’e karşı ayaklanır.. 721’de Abbas ve Mesleme adında iki komutan önderliğinde kurulan hilafet ordusu Yezid ibni Mehleb ile savaşır.. Bu savaşta Abbas ve Yezit ibni Mehleb olur.. Yezit’in kafası kesilerek halife Yezit ibn Abdülmelik’e yollanır.. Mesleme, Mehleb’in yakını olan yaklaşık 300 kişinin daha kafasını kestirerek öldürtür. Yezid ibni Mehleb’in oğlu olan, Muaviye ibni Yezid’de elinde bulundurduğu 32 kadar Mesmele taraftarının kafasını kestirtir.. Aralarındaki savaş, Mehleb taraftarlarının tamamen yok edilmesi ile biter… Mesmele, Mehleb’den ele geçirdiği aralarında Türklerin de bulunduğu cariyeleri Cerrah ibni Hakem’e satar.. Bu arada, Yezid ibni Mehleb’in yerine getirilen yeni Horasan Valisi, Cerrah ibni Abdullah, Türkmenistan’ın iç kısımlarına bazı saldırılar yaparsa da başarılı olamaz..

Kuteybe’nin ölümüyle birlikte Türk topraklarına yapılan akınlar eskisi kadar başarılı olamamışlardır.. Bu dönemde İslam yayılmacılığı bir duraksama içine girer.. Halife II. Ömer ibn Abdülaziz, işgal altında bulunan yörelerdeki Arap egemenliğinin her geçen gün biraz daha zorlaşır bir hale gelmesinden dolayı bu bölgelerde yaşanan gerginliğin azaltılarak İslam’ın kuvvetlendirilmesine çalışır.. Kendisine bağlı yöneticilere, “ Bundan böyle Türk Beyliklerine saldırmayın, hakimiyetiniz altında bulunan bölgelerde gücünüzü arttırarak İslamı yaymaya çalışın” demiştir.. Ayrıca, II. Ömer, Müslüman olan halklardan cizye alınmamasını isterse de, Arapların gelirlerinde önemli ölçüde düşme olmasından dolayı bu karardan daha sonra, Türklerin Müslümanlıklarında samimi olmadıkları bahane edilerek vazgeçilmiştir.. Bu arada Horasan’da Cerrah ibni Abdullah, yerine Abdurrahman ibni Nuaym atanmıştır..

Hakan Sulu'nun Göktürk Boylarının Başına Geçmesi

Türkler, Arapların istilasına karşı direnişlerini Çin’den yardım isteyerek sürdürürler.. Daha önce Araplarla işbirliği içinde olan Tugsad da, 718 yılında Çin imparatorundan yardım ister.. Çin, Türklere yardım göndermez.. Turgis Kaani Sulu, Bati Göktürk Boylarının başına geçerek, 720 yılında Sogd’daki Türklerin Araplara karşı isyanını desteklemek için bir birlik gönderir.. Sulu’nun, Kur-Sul adındaki komutanı, Seyhun nehrini geçerek, Sogd’a gelir ve oradaki diğer Türklerle birleşerek, Semerkant’a doğru yürür.. Arap Valisi, Said ibni Haris, Türkleri durduramaz ve Semerkant’a çekilir.. Ancak Türkler Semerkant’ı kuşatamazlar.. Bu arada Said ibni Haris yerine 721 yılında Horasan’a Said ibni Harasi atanır.. 722’de Hisam Halife olur, Said ibni Harasi’yi görevden alarak yerine Müslim ibni Said’i atar.. Müslim ilk olarak Afşin’i haraca bağlar.. Seyhun’u geçerek bütün ekinleri ve ağaçları yakarak ilerler.. Bunun üzerine Turgis Hakanı Sulu, Müslim’in üzerine yürür.. Sulu’nun üzerine geldiğini ögrenen Müslim geri çekilmeye başlar.. Seyhun nehri yakınlarında, bir başka Türk birliği tarafından durdurulur.. Bir yandan yukardan Sulu’nun birlikleri ilerlediği için acele eden Müslim, zayiat vermesine rağmen, Seyhun nehrini geçerek Semerkant’a çekilir.. Bu yenilgi üzerine, Müslim görevden alınır, yerine Esed ibni Abdullah atanır..Esed ilk olarak Hoten şehrini ele geçirerek yağmalar.. Ancak, Turgis Hakanının Müslim’i kovalamasından cesaret alan halk Araplara karşı ayaklanır.. 726 yılında Turgis Hakanı Sulu kararlı bir şekilde Esed’in üzerine yürür.. Huttal’da çarpışırlar.. Esed, Sulu karşısında ağır bir mağlubiyet alır.. Bunun üzerine 727’de Esed’de görevden alınarak yerine Esres ibni Abdullah atanır..

Esres halk üzerinde baskı uygulayarak denetim kurabileceğini düşünürse de başarılı olamaz.. Bir kısım halk Müslüman olduklarını söyleyerek vergi vermek istemezler ve Turgis’lerden yardım isterler. Turgis Hakanı Sulu 728 yılında Buhara’yı zapteder.. Bu arada Esres’in yerine Cüneyt ibn Abdurrahman geçer.. Araplar Semerkant’a çekilir.. Hakan Sulu ve Kur-Sul idaresindeki Turgis kuvvetleri 729 yılında 58 gün süreyle Arapları Kemerce kalesinde kuşatma altında tutarlar.. Açlıktan ölme noktasına gelen Araplar Kemerce’den çıkarak teslim olurlar, yapılan anlaşma gereğince teslim olanlar Debusia’ya gönderilirler.. Daha sonra Hakan Sulu, Semerkant’ı kuşatır.. Semerkant’ın işgal komutanı Savra ibni Hurr, Cüneyd ibni Abdurrahman’dan yardım ister.. Cüneyd yardıma gelmeden Savra ve Hakan Sulu Semerkant yakınlarında savaşırlar.. Araplar savaşı kaybeder, Semerkant’ın Arap Karargah komutanı Savra bu savaşta ölür.. Halife Hisam, Kufe ve Basra’dan 20000 kişilik ek bir kuvveti Cüneyd ibni Abdurrahman’a gönderir.. Hakan Sulu 732’de Buhara’yı terk ederek çekilir.. 734’de Cüneyd ibni Abdurrahman ölür, yerine Asım ibni Abdullah geçer, bir yıl sonra onun da yerine Halid ibni Abdullah geçer..

Hakan Sulu''nun Ölümü ve Cuzcan Beyinin ihaneti

Hakan Sulu, 737 yılında Halid’in üzerine yürür.. Araplar zayiat vererek Ceyhun’un güneyine çekilir.. Türkler Ceyhun nehrini geçerek Arapları Belh’e kadar çekilmeye zorlar, ancak Cuzcan önderi, Araplarla birleşerek Hakan Sulu’nun ülkesine çekilmesine sebep olur.. Göründüğü kadarı ile eğer Cuzcan önderi Araplarla işbirliği yapmamış olsaydı Hakan Sulu’nun ordusu muhtemelen Arapları Türk topraklarından temizleyecekti.. Hakan Sulu ülkesine döndükten sonra bir zamanlar Araplara karşı beraber savaştığı Kur-Sul tarafından şahsi nedenlerden dolayı öldürülür..

Bu gelişmenin birazda Çin tarafından tezgahlandığı, ve tarihte Çin’in Türk Beyliklerini birbirine düşürme siyaseti olarak görülür.. Hakan Sulu’nun ölmesi Araplar arasında sevinçle karşılanır.. Öyle ki Horasan Valisi Araplara Hakan’ın öldürülmesinden dolayı şükür orucu tutulmasını ister.. Haberi Halife Hisam’a ulaştırırsa da, Halife bu haberin doğruluğunu anlamak için güvendiği adamlarını yollayarak haberin doğruluğunu öğrenmelerini ister.. Hakan Sulu’nun öldürülmesinden sonra Türkler bir daha toparlanamazlar.. Arapların Türk yurtlarından temizlenmeleri ile ilgili umutları bir anda söner.. Öncelikle Dikhanlar denen yerel egemenlikler Araplara büyük tavizler verirler.. Müslümanlığı kabul eden kişilere büyük ekonomik çıkarlar sağlanır.. Cizye olarak alınan vergilerin miktarları düşürülerek önceki zorlamalara göre çok daha yumuşak bir sömürü politikası uygulanır.. Buraya kadar ki tarihte Türklerin zorla Müslümanlaştırılmalarına hizmet etmiş olan en önemli 2 isim, Arap Komutanı Kuteybe ve Hakan Sulu’nun tam önemli bir darbe indirmek üzereyken kendini Araplara satarak onlarla işbirliği içine giren hain Cuzcan Beyi’dir.. Kur-Sul’da, Turgis Hakanı Sulu’yu şahsi çıkarları uğruna öldürerek ister istemez Arapların korkulu rüyasını ortadan kaldırmış, Müslümanlığın Türk topraklarında daha rahat bir şekilde yayılmasına neden olmuştur..

Kur-Sul''un Ölümü ve Türk Ordularının Dağılması

Emevilerin son valisi, Nasır ibni Seyyar’ın valiliğe gelmesi ile birlikte Güney Türkistan’da Arap güçlerinde bir toparlanma başlar. Nasır, Arap hakimiyetinin yumuşak bir politika ile daha kolay bir şekilde yayılabileceği bilinci ile güçlü bir ordu kurarak Türk topraklarına yayılır. 739 yılında Araplar Semerkant’a tamamen yerleşirler.. Ancak, Seyhun nehrini geçmeye çalışırlarsa da, Kur-Sul komutasındaki Türk ordusu tarafından durdurulurlar.. Sayı olarak Kur-Sul’un ordusundan daha kalabalık olmalarına rağmen, nehrin öte tarafına geçmeye cesaret edemezler.. Ancak bu arada Araplar için hiç beklemedikleri bir gelişme olur.. Araplara karşı saldırı düzenlemeyi planlayan ve bu nedenle nehrin etrafında keşif yapan Kur-Sul, Arap askerlerine yakalanır.. Nasır, Kur-Sul’u hemen öldürerek cesedini Türklerin görebileceği şekilde Seyhun nehrinin kenarına astırır.. Bu manzara çok geçmeden Türkler üzerinde beklenen etkiyi yapar ve Türk ordusu zaten sayıca üstün olan Araplar karşısında dağılır.. Taşkent ve Fergana da teslim olur.. Nasır, bundan sonra Arap hakimiyetini daha yumuşak politikalar uygulayarak sürdürür.. Yurtlarını terk ederek giden Türklerin geri dönmeleri halinde vergi borçları affedilir.. Halk içinden Müslüman olanlara bazı ekonomik ve sosyal çıkarlar sağlanarak, onların kendiliğinden Müslümanlığı seçmeleri teşvik edilir.. İslam’ın taraftar bulabilmesi için, gerek korkutarak, gerek teşvik ederek gereken her türlü tedbiri alınır.. Bu alınan tedbirler yavaş da olsa sonuç verir.. Türk topraklarındaki son Emevi Arap valisi Nasır ibni Seyyar Türklere İslam’ı kabul ettirtmeyi başarmıştır..

Bizi ilgilendiren tarih buraya kadardır. Bundan bir süre sonra Arap topraklarında, Emevi Hanedanının egemenliği son bulur ve Abbasilerin devri kendini gösterir.
749’da Abbasiler Emevi Hanedanını zorlamaya başlar. Arap topraklarında başlayan iç savaş, Emevilerin dışarı yayılmaları için gerekli olan kuvvetin bölünmesine yol açar.. Abbasilerle birlikte, Müslümanlaştırılan halklar üzerinde daha uyumlu, onların örf ve ananelerine uyan bir İslam uygulanır.. Emevilerden sonra İslamiyetin evrensel bir din olduğu şeklinde uygulamalar yapılarak İslam''ın daha geniş kitlelere yayılmasına özen gösterilir.. Bu şekilde önceleri Arap dini olarak kurulan din, giderek daha bir evrensel görünüm kazanır.

Bu arada Araplar arası çatışmalar da giderek şiddetlenir. Araplar arası kavgada azat edilmiş köleler de belli bir önem kazanırlar..

Bu çatışmaların içinde olan Arap şefleri köleleri kendi taraflarına çekmek isterler.. Ancak, bütün Müslümanları eşit gören İslam karşısında kölelerin durumu belirsizdir.. Köleler eşitliği öngören İslam adına, Arap üstünlüğüne karşı çıkar.. Ali tarafı ve Peygamberin amcası Abbas’ın soyu, Emeviler tarafından kendilerinden hile ve zorbalıkla alınan iktidarlarının asıl sahipleri olarak görünmeleri, beraberinde bir takım siyasal sorunları da başlatır.. Bu arada, sınıfsal farklılıklar ve beraberinde yaşanan olumsuzlukların nedeni olarak, ezilen sınıf tarafından İslamın kendisi değil, Emevi hanedanın iktidarı sorumlu tutulur..

Müslüman Araplar Türklere Neden Saldırmıştır

Genelde, bu tarihi bilen İslami çevreler, Müslüman Arapların Türklere saldırmasını, onları İslam dinine davet etmek, gerekirse bu uğurda zor kullanarak, onları İslam'a boyun eğdirmeye zorlamak şeklinde yorumlarlar.. Ancak tek neden bu değildir..

Bu konu da ayrıca Zekeriya Kitapçı'nın Yeni İslam Tarihi ve Türkler adlı Kitabında anlatılmıştır.. Aşağıdaki pasaj, aynı kitaptan alınma bir bölümdür.

Değişen Arap Toplumunun Yeni Hayat Anlayışı

a-) Harbeden Askerlerin Servete Kavuşma İsteği

Arapları, Orta Asya’yı fethe zorlayan bir diğer faktörde harbeden askerlerin kısa zamanda büyük servet ve zenginliklere sahip olmaları idi. Değil daha sonraki devirler, ilk devirlerdeki fetih hareketlerinde bile sosyo-ekonomik nedenlerin çok önemli bir faktör olduğu ortaya çıkmaktadır. Genellikle Bedevi, çölde yaşayan, fakr-u zaruret içinde çok insafsız bir hayat mücadelesi içinde yoğrulan Araplar, daha İslam’ın ilk devirlerinde harbeden askerlerin verilen yüksek maaş ve ganimetler dolayısıyla kısa zamanda büyük bir servet ve zenginliğe kavuştuklarını görmüşlerdir. Mücahit gazilerin bundan sonraki yaşantıları ve hayat seviyeleri bir anda değişmiş ve harbe iştirak etmeyenlere nazaran çok daha iyi ve müreffeh bir hayat sürmeye başlamışlardır. Bu kabil Arap bedevilerinin o zamanki durumu, bugün Anadolu''nun iç kısımlarından kalkarak aynı sosyo-ekonomik nedenlerle çalışmak için Almanya'ya giden Türk köylüsünü ve onun sosyal hayatında da meydana gelen baş döndürücü değişiklikleri hatırlatmaktadır. Bunun içindir ki Arap kabileleri çeşitli cephelerde savaşmak için hata Hz. Ömer devrinde Medine'ye çok büyük kafileler halinde akın akın gelmeye başlamışlardır. Daha sonraları bunları Bedevi aileler takip etmiş ve dolayısıyla Arap yarımadasının dışına daha o devirlerden itibaren çok büyük bir Müslüman Arap göçü L. Caetani''nin ifadesiyle tarihte ilk defa Sami ırkının göçü başlamış oluyordu.

Tarihte belki ilk defa vaki olan bu Sami Arap göçü, Emeviler devrinde de bütün canlılığı ile devam etmiş, sadece İran'a değil, Türkistan''ın Buhara, Baykent, Semerkant gibi daha birçok büyük şehirlerine önemli ölçüda Arap aileleri yerleştirilmiştir. Özellikle Buhara'ya yerleştirilen bu kabil muhacir Arap aileleri o kadar çoktu ki, Kuteybe b. Müslim be yerleşik Arap nüfusu ve kesafetine dayanarak bu büyük Türk şehrini nerede ise kolonize etmeye kalkışmış ve bunda önemli ölçüde de muvaffak da olmuştur. Genellikle 25-50 bin arasında değişen ve aile efradıyla birlikte yapılan bu göçler, bir taraftan İran ve Türkistan'ın büyük şehirlerinin Arap nüfusuyla iskan edilmesine, diğer taraftan da siyasi Arap hakimiyetinin bölgede daha kolay bir şekilde yerleşmesine ve hatta İslam dininin gelişme ve yayılmasına da yardım etmiştir.

b-) Yaygın Geçim Sıkıntısı

Müslüman Arapları komşu ülkeleri ve bu arada Türkistan’ı fethetmeye zorlayan önemli sebeplerden bir diğeri de çok yaygın hale gelen geçim sıkıntısıdır.. Nitekim, el-Mesudi''nin en güzel kitap olarak tavsif ettiği ve fetih hareketlerini çok daha objektif kriterler içinde ele alan ilk tarihçilerimizden Belazuri''nin Fütuhu''l Büldan adındaki kıymetli eserinde, Arapların geçim sıkıntısı yokluk ve mahrumiyetler içinde sürdürdükleri hayat mücadelesi nedeniyle komşu ülkeleri fethetmeye zorlandıkları ve bu ülkelerde çok büyük sayıda yerleştikleri hakkında sarih ifadeler vardır.

Taberi Anlatımları

Aşağıdaki pasajlar doğrudan Taberinin anlatımından alınmıştır.

Tarih-i Taberi / Cilt 3/(Syf-343)

Her kim Türk’lerden baş getirirse yüz dirhem vereceğim. İmdi müslümanlar bir bir Türk’lerin başını kesip getirip 100 dirhemi aldılar.Ve Türk’leri dağıtıp hesapsız kırdılar ve mübaleğa ile mal ve ganimet alıp yine dönüp Merv’e geldiler.

Yaz gelince Kuteybe Horasan şehirlerine nameler gönderip asker topladı. Sonra göçüp Talkan’a vardı. Şehrek ki Talkan meliki idi. Neyzekle müttefik idi. Kuteybe’nin geldiğini işitince kaçtı. Kuteybe Talkan’a girdiği vakit hükmetti ki ahalisini kılıçtan geçireler. Ne kadar kırabilirlerse kıralar. Bunun üzerine Kuteybe’nin askeri orada hesapsız adam öldürdü.

Rivayet ederler ki 4 fersenk yol iki taraftan muttasıl ceviz ağacı dallarına adamlar asılmış idi. Oradan göçtü. Mervalarüd’e kondu. Oradaki melik kaçtı. Kuteybe onun da iki oğlunu tuttukta kalan şehrin beyleri itaat edip istikbale geldiler.(Syf-344)

Kuteybe dedi: - Vallahi eğer benim ömrümden üç söz söyleyecek kadar zaman kalmış olsa bunu derim ki (Uktülühü uktülühü uktülühü). ( Hepsini öldürün, hepsini öldürün, hepsini öldürün )
Bunun üzerine Neyzek’i ve iki kardeşi oğulları ki biri Sol ve biri Osman’dır. Ve yine o kendisi ile mahsur olanların hepsini öldürdüler. Hepsi 700 adam idi. Buyurdu başlarını kesip Haccac’a gönderdiler.(Syf-347)
Kuteybe deve palanı demek olur.(Syf-351)

Ganimet malının beşte birini Haccac’a gönderip Semerkant’ın fethini de ilan etti. Haccac da bu haberi işitip sevindi. Kuteybe tekrar Merv’e döndü. Kardeşi Abdullah’ı Semerkant’a emir yaptı. Askerlerinin bir miktarını onun yanında bıraktı ve lüzumu kadar harp aleti verip, Abdullah’a dedi: Kafirlerden hiç kimseyi Semerkant’a girmeye bırakma, ancak eline bir parça balçık ver ve o balçığın üzerine mühür vur.(Syf-353)

Kuteybe’nin Havarizem Şehrine Gitmesi Haberi

Havarizem melikinin adı Çaygan idi. Ondan küçük Havarizad adlı bir kardeşi vardı. Çaygan’ın üzerine galebe etmiş idi ve onun bütün işini tutmuş idi. İşitse ki Çaygan’ın eline güzel bir cariye girmiş, yahut bir nefis bir kumaş almış derhal adam gönderip aldırırdı. Yine işitse ki bir kişinin güzel kızı var yahut güzel bir avreti var derhal mecal vermez, çekip alırdı. Hiç kimse men edemezdi. Ve Çaygan’a ondan şikayet etseler ben ona bir şey diyemem, derdi. Çaygan da onun elinden bunalmış idi. Bu işi bu şekilde uzatınca Çaygan’ın tahammül etmeye takatı kalmadı. El altından Kuteybe’ye adam gönderdi. Havarizem şehirlerinden üç şehrin kilitlerini bile gönderdi.

Ve Kuteybe’ye dedi: Havarizem’e gelip kardeşimi öldürürsen her ne dilersen vereyim, dedi. Lakin bu haberi hiç kimseye bildirmedi. Bu haber Kuteybe’ye ulaşınca gaza vaktı idi. Kuteybe kavmine Segat gazasına varırız diye bildirdi. Çaygan’ın adamını geri gönderdi. Havarizad’e haber verdiler ki Kuteybe Segad’a gazaya gider. O da gayet sevindi. Ve kavmine bildirdi ki bu yıl cenkten eminsiniz,zira Kuteybe segad’a gidermiş. Ve bizde iş’e meşkul olalım dedi. Bilmedi ki Kuteybe kendi üzerine gelir. Bu esnada Kuteybe ansızın bin atlı ile Medinet-ül Fil ki Havarizem’in ulu ve muazzam şehridir. Zira Havarizem ülkesi üç şehirdir. Ondan ulusu yoktur. Kuteybe çıkıp geldi. Havarizem halkı Kuteybe’yi görüp korktular. Kuteybe doğru Çaygan’ın yanına geldi. Ve Havarizad’a haber verdiler ki ne gafil durursun işte Kuteybe erişip alemi fesada verdi. Havarizad anladı ki bu iş Çaygan’ın başı altındadır. Diledi ki Çaygan’ı öldüre.Lakin fırsat ve mecal bulamadı. İmdi hazır bulunan sipahi ile sürüp Medinetil Fil’e geldi. Çaygan o üç şehri Kuteybe’ye verip kendisi de Kuteybe’nin yanına geldi. Ve Havarizad şaşkına döndü. Nihayet Kuteybe’ye adam gönderip aman diledi.

Kuteybe dedi: Amanı kardeşinden dile eğer o aman verirse benden emin ol.Havarizad dedi: -İmdi bildim ki benim ölmem lazım. Zira benim kardeşime boyun eğmem ölmek demektir. Belki ölmek muti olmaktan iyidir, dedi. Bunun üzerine cenge koyuldu. Bir saat cenk edip sonunda tutuldu. Kuteybe’ye getirdiler. Kuteybe dedi: Kendini nasıl görürsün.

Havarizad dedi: -Ey emir, beni melamet etme ki ben kılıca eli onun için vurdum ki seninle benim aramda bir hüküm zahir ola. İmdi fırsat senin oldu,bana ne öğünmek gerek, ne dilersen et. Bunun üzerine Kuteybe buyurdu. Dışarı çıkıp boynunu vurdular. Çaygan dedi: -Ey emir, henüz gönlüm şifa bulmadı.
Kuteybe dedi: -Daha ne dilersin?

Çaygan Dedi: -Dilerim ki onunla bile olan kimselerin hepsini öldüresin.
Kuteybe dedi: -İmdi sen benim yanıma topla, ben öldüreyim. Çaygan da hepsini tutup getirdi. Kuteybe cümlesini öldürüp mallarını aldı. Çaygan şöyle şart etmiş idi ki: Bin baş esir ve nice bin kumaş vere. İmdi Kuteybe Medinetül File girip o malı Çaygan’dan aldı.

Çaygan Kuteybe’den yardım diledi. Zira Camhüd meliki daima gelip Çaygan ile cenk ederdi. Ve Çaygan’ı gayet incitirdi. Kuteybe Abdurrahman’ı ona yardıma gönderdi. Ve Abdurrahman varıp muharebe etti ve o meliki öldürdü. Çaygan o yerleri fethedip dört bin baş esir aldılar. Kuteybe buyurdu. Hepsini öldürdüler. (Syf-349-350)

-Şaş askeri bize gece baskın etmek dilermiş, imdi varın onların yolunda filan yerde pusuda durun. Ve onlar çıktığı vakit üzerlerine sürünüz. Ola ki bir fetih edesiniz, dedi. Muslih b.Müslim’i bunlara kumandan tayin etti. Muslih de gelip o 700 adamı üç bölük etti. Bir bölüğünü yolun sağ yanına, bir bölüğünü sol yanına koydu ve kendisi bir bölükle yolun üzerine durdu. Gece yarısı geçince Şaş askeri çıkıp geldiler. Muslih’i yol üzerinde görünce cenge meşgul oldular.Ve o iki bölük gaziler de iki taraftan hamle edip aç kurdun koyuna girdiği gibi kafirleri tarumar ettiler. Gazilerde Şübe adlı bir bahadır yiğit vardı. Kendisini Şaş güruhuna ve kalabalığına vurdu. Onların ortalarında bir melikzadeleri vardı. Yetişip Şübe onu kulağı tözünden kılıç ile çaldı. Öyle bir çaldı ki başı top gibi havaya uçtu. Şaş askeri bu heybeti gördüklerinde hepsi bozguna uğradılar. Müslümanlar ardına düşüp onları hesapsız kırdılar. Onlardan kurtulan pek az oldu. Ve onların ekserisi Melikzadeler idi. Ziynetli ve silahlı kimselerdi. Onların başlarını ve silahlarını ve elbiselerini hepsini aldılar geri dönüp Sürür ile Kuteybe’nin yanına geldiler. Ertesi gün Kuteybe hükmetti ki cenge atılalar.

Gavrek Kuteybe’ye adam gönderip dedi: -Bu ettiğin harbi öyle zannetme ki Arapların kuvveti ile edersin belki acemden benim kardeşlerimdir ki sana yardım edip cenk ederler. Yoksa harbe Arapları gönder. Gör ki biz de neler ederiz, dedi. Kuteybe bu sözü işitip gazaba geldi ve münadilere çağırttı. Müslüman mübarizleri toplanıp kafirlerin üzerine yürüyüş ettiler ve buyurdu ki mancınık kurdular ve bir burcu döğe döğe yıktılar. Ve Müslümanlar o yıkılan yerden hücum ettikçe kafirlerden bir bahadır er gelip o gedikte durdu her kim ileri gelse mecal vermez öldürürdü. Müslümanlarda silahşörler çok idi. Kuteybe onları çağırtıp dedi ki: Sizden kim ki o şahsı ok ile vurursa ben ona on bin dirhem veririm. O silahşörlerden biri ileri yürüyüp ok ile o şahsı atıp gözünden vurdu ve ensesinden çıktı. Derhal düştü. O kişi Kuteybe’nin yanına gelip on bin dirhemi aldı.(Syf-351-352)

Bu 70 yıl süren Türk-Arap savaşlarının en önemli noktaları ve sonuçları ;

1- 100.000'in üstünde Türk katledilmiştir.
2- 50.000'in üstünde Türk genci köle ve cariye yapılmıştır.
3- Şehirler yağmalanmış, ganimet diye halkın her şeyi talan edilmiştir.
4- Tüm zenginlikler, tarihi eserler yok edilmiş, yakılmış, yıkılmıştır.
5- Dünyanın en büyük katliamlarından biri olan "Talkan Katliamında" 40.000 Türk kesilerek
24 km yol boyunca ağaçlarda sallandırılmıştır (Tarihte örneği çok azdır).
6- Aynı şekilde "Curcan Katliamında da esir alınan 40.000 Türk'ün nehir kenarında kafaları
kesilmiş, nehrin suyu kıpkızıl olmuş, cesetler yine ağaçlarda sallandırılmıştır.
7- "Teslim olursanız canınız bağışlanacak" sözü hiç bir zaman yerine getirilmemiş,
"Şeriat söz tanımaz" denilerek kadın-erkek kılıçtan geçirilmiştir.
8- Araplar tarihte yaşadıkları bu en büyük yağma ve talandan çok büyük servet elde etmişlerdir.
9- Türkler böyle bir vahşet ve mezalimi Çinlilerden dahi görmemişlerdir.
10-Bu tarihi gerçekler "islam etkilenmesin" düşüncesiyle gizlenmekte, bahsedilmemektedir.
Türkçü siyasetçiler dahi konuyu geçiştirmektedir. Bundan da Araplar nasiplenmektedir.

2 Haziran 2016 Perşembe

İçinde yaşadığımız dünya...........


İçinde yaşadığımız dünya sürekli değişim ve dönüşüm içerisinde. Bu değişim ve dönüşüm nedeniyledir ki bir dakika önce yaşadığımız dünya ile bir dakika sonra yaşadığımız dünya aynı değil. Ünlü Filozof Herakleitos “Aynı nehirde iki kez yıkanılmaz” sözü ile her şeyin değiştiğini, sabit kalmadığını çok güzel özetlemiştir.

Etrafımıza baktığımızda her şeyin ne kadar hızlı değiştiğini görmemiz mümkün. O halde, her şey değişirken insanın değişmemesi, etrafında meydana gelen değişimlere karşı gözlerini kapatması hayret edilecek bir durum değil midir?

Geçmişten günümüze genel bir bakış, toplumsal hayatımızda da birçok değişim meydana geldiğini gösterecektir. İlk olarak tarım toplumu dediğimiz bir dönem yaşandı, ardından fabrikaların gelişimi ile sanayi toplumuna geçildi, daha sonra ise bilginin önem kazanması ile birlikte şu anda içinde bulunduğumuz bilgi toplumuna geçildi. Bu geçişler sırasında köy olarak nitelendirdiğimiz yerleşim yerlerinde hayatını sürdüren insanlar, sanayi toplumu ve bilgi toplumu sürecinde şehirlere göç etmeye başladı. Bunun sonucunda toplumlar genel olarak şehirde yaşayanlar ve köyde yaşayanlar şeklinde ayrılırken, şehirde yaşayan insanlara şehirli, köyde yaşayan insanlara ise köylü denildi.
Peki, şehirli ya da köylü ayrımı yapmak bu kadar kolay mı? Yaşamını devam ettirmek için şehir dediğimiz yerlere gittiği zaman şehirli, köye gittiği zaman da köylü mü olur her insan? Şehirli ve köylü arasındaki fark mekansal mıdır yoksa zihinsel midir? Belki farkında olarak ya da olmayarak kurduğumuz cümlelerde şehirli veya köylü derken ne demek istediğimizi, neyi kastettiğimizi düşündük mü hiç?
Çok eğitim almakla da şehirli olunmuyor
Köy ve şehirler genel olarak gelişmişlik düzeyine göre birbirinden ayrılan yerleşim yerleridir. Köylerde doğa ile daha iç içe bir yaşam hakimken şehirlerde daha çok sanayi ve teknoloji ile iç içe bir yaşam vardır. Bu açıdan ele alındığında köy kavramı çoğu zaman geri kalmış, modernleşmemiş yerler olarak, şehirler bunun tam tersi olarak algılanıyor.
Şehir, üretken, yenilikçi, bilim, sanat, kültür, özgün düşünce gibi değerlerin filizlenip yeşerdiği, modern ve medeni yer, şehirli ise sorun üretmek yerine çözüm üreten, sürekli değişen ve kendini yenileyen ama öz değerlerini de asla inkar etmeyen, fikri hür insan demektir. Peki gerçekler öyle mi? Şehir yaşantımız tanımlara uyuyor mu? Beton yığınları arasına sıkışmış hayatlar ve boğucu trafik şehirleşme midir? Sürekli şikayet eden, yeniliğe kapalı, alışkanlıkları kendine düstur edinen, kendi gibi olmayanı kabul etmeyen, şehirli midir?
“Elbette Hayır”...
Birçok şehir ve bu şehirli, medeniyet krizi içerisindedir. Ne şehirler şehir gibidir ne de şehirliler şehirli gibi... İçi bomboş kavramlar oldu artık şehir ve şehirlilik. Oysa ruhun ve zihniyetin, öz değerlerini inkar etmeden sürekli ve yeniden imar edilmesidir şehirlilik... Şehirde yaşamakla şehirli olunmuyor işte. Çok eğitim almakla da şehirli olunmuyor. Siz hiç şehirde yaşayan ama hala köylü kafası taşıyan akademisyen, eğitimci, doktor görmediniz mi?
Şehirlilik olgusu bir zihniyet meselesidir. Hz. İsa “Köyden peygamber çıkmaz” derken bir zihniyete vurgu yapar, biyolojik bir varlığa değil... O halde kimdir bu köylü kafalar? Onlar köylülük zihniyetinin müdavimleridir. Başarıyı çekemez, kültürel iletişime kapalıdır, hasettir, bencildir, ben merkezlidir, övünmeyi sever, egosu Ağrı Dağı gibidir. Dış görünüşü şehirli ve medenidir, iç dünyası ortaçağ karanlığında seyr-ü süluk eder...
Şehirlilik ve köylülük zihinsel bir aktivitedir
Kolektif şuuru sevmez, davranışları yapmacık, ruhu estetiklidir, doğal değildir ve gösteriş düşkünüdür. Yeniliğe ve yeni fikirlere kapalıdır, alışkanlıklarına sorgusuz sualsiz bağlıdır ve tutucudur. Kendisinden aşağıda olanı ezerken kendisinden güçlüye boyun eğer, bedeni medeni bir ortamda yaşasa bile ruhunu köylülüğe köle etmiştir. Bu da yetmezmiş gibi kendisini çağdaş ve süslü sözcüklerin arkasına saklar. Herkes onları şehirle evli bilir, ama onlar şehirle flört bile etmiyordur. Şehir onlar için yaşamsal bir alandır, bir yaşam biçimi ve hayat tarzı değildir.
Şehirli olmak ya da köylü olmak mekansal bir tabir olmayıp zihinsel bir aktivitedir. Asla öteki oluşturmak değil. Bir insan şehirde köylü gibi, bir başka insan da köyde şehirli gibi yaşayabilir. Şehirlilik ve köylülük bir kast sistemi olmamakla birlikte iki kavram arasındaki geçiş imkansız değil ve köyden şehre göç etmekten daha kolaydır.
Gerekli olan tek şey zihniyet değişikliğini istemek ve hayata geçirmektir. Daha sonra da kendisini o şehre ait hissetmeli ve şehirle bütünleşmelidir. Şehirle bütünleşme duygusu şehre hakim olan kültürel değerleri, gelenekleri, genel yaşam biçimlerini ve bunların etrafından gelişen alışkanlıkları paylaşmayı beraberinde getirir.
Eğer bir insan yaşadığı şehirle bütünleşmemiş ise diğerlerine karşı yabancıdır. Sorsanız aslında hayatından da gayet memnundur ancak farkında değil bedeni hür iken fikrini, düşüncelerini prangalara vurduğundan...
Köyde yaşamak ne kabahattir ne de bir suç. Köylerin de kendine göre bir yaşam tarzı var. Mesele köyde hayatını sürdürmek değil, mesele hayatı boyunca köyü ve köylülüğü içinden söküp atamamaktır.
Zihniyet değişimi
Ülkemiz açısından bu konuyu düşündüğümüzde belki de birçok sorunun kaynağının burada yattığını söyleyebiliriz. Şehirde de yaşasak köyde de yaşasak kendimize has orijinal şehir kültürü oluşturamıyoruz. Bunu toplumsal bir hamleye dönüştüremiyoruz. Oysaki Ülke olarak, dünya ülkeleri arasında varlığımızı sürdürmek ve güçlü olmak için vakit kaybetmeden bu kültürel evrimi tamamlamalıyız. En önemlisi de eğitimde şehirli olabilmeyi, şehirli gençler, şehirli zihniyetler yetiştirebilmeyi başarmalıyız. Belki de en temel problemimiz budur...
Eğitim, davranışları yönlendirme ve biçimlendirme ise bunun öncelikle zihniyet değişimi ile mümkün olacağını bilmeliyiz. Değişmeden, zihinlerimizi yeniden imar etmeden kendimize has bir kimlik oluşturmadan birey olamayacağımız gibi şehirli hiç olamayız. Çünkü üretici olmak, yeni fikirler ortaya koymak, çözümler aramak, yeni fırsatlar oluşturmak ve başarıya ulaşmak bireyin şehirli olmasıyla mümkündür. Bu durumda birey ile şehir etle tırnak gibidir. Birey şehre ait olmalı şehir de bireye ait olmalıdır. Bunun en güzel örneği, bir şehir insanı olan Socrates’in hayatında gizlidir. Socrates idama mahkum edilir, üstelik kendini ait hissettiği şehir olan Atina’da... Öğrencileri Socrates’i kaçırmak ister ama o, Atina’daki ölümü, Atina dışındaki hiçliğe tercih eder. Çünkü Socratesler ancak şehirlerde yaşar ve ölürler...
“Gel ne olursan ol yine gel” diyerek herkese kucak açan Mevlana “Köyü mesken tutmak aklı mezara koymaktır” derken ne güzel bir söz söylemiş. Aklını mezara koyan bir insanın yaşamasının ne anlamı vardır? Şehirlilik, bir yaşam tarzıdır, bir kültürel devrimdir, bir kolektif şuurdur. Bir bilinç ve zihniyet değişimidir. Gelecek nesilleri yetiştirecek kilometre taşlarıdır. Bu taşların köylücülük zihniyeti ile döşenmesinin sancılarını çekiyoruz bugün; belki de farkında değiliz...
İlk başta söylediğimiz gibi sürekli değişim içinde olan dünyaya ayak uydurmak değişimi ve gelişimi kabul etmek gerekir. Ama değişimler içselleştirilmedikçe, zihniyetler algılanmadıkça insan üzerinde de hayatımız üzerinde de eğreti duracaktır. Hayatın her alanında ve özellikle eğitimde başarı ve davranış modlarının sistematik ahengi “şehirli bir eğitimle ve kültürle” mümkündür desem; çok mu büyük laf etmiş olurum...


Evrende Dinin Yeri

evrende dinin yeri

yaşı geldiğinde çocuğuma anlatmayı planladığım möhim bir konu bu. gün gelecek çevremdeki çocuklar niye haç taşıyor pakistanlı öğrenci niye allah diyor falan diyecek. ben de bir anda klasör olarak çıkarıp o güne kadar düşündüğüm her şeyi bir anda çat diye çıkartıp veremeyeceğim. harry potter çağındaki çocuk da versem okumaz zaten öyle bir şeyi. ama bakarsınız ben anlatamam başıma bir şey gelebilir, kendisi de hiç belli olmaz türkçe öğrenir o yüzden sözlüğe entry döşeneyim dedim. bir teksti bir güvenli yere koyma ihtiyacı hissettiğim için başlık açtığım daha önce olmamıştı ama herşeyin bir ilki var sevgili okurlar.

bir şeyi bilmek istemek ve biliyor olmak arasındaki fark bir şeyi biliyor zannetmek gibi çok kötü bir sonucu doğuruyor. elbet her şeyi bilemeyeceksin ama kapasiteni zorlamazsan da başkalarının bildiğini zannettiği şeylere inanacaksın. onlar ne biliyor ki sana ne anlatsın. sana söylediklerini bilime ve gözleme dayalı verilerle karşılaştırman lazım. 

* evren ne kadar büyük?

* onu bilen yok ama neden bilenin olmadığı, bildiğimiz gözlemleyebildiğimiz evrenle gerçekteki güncel evrenin nereye kadar uzanabildiğini bilirsen bu devasa yapı içindeki kendi yerin ve önemine de bir göz atarsın. insan kendi etrafında daima muhatap olduğu şeylerin boyutlarını bilir. bir fil büyüktür, fil kadar diyince kafasında objenin boyutlarını canlandırması zor değildir. gemi kadar dediğin zaman zor değildir. apartman kadar dediğin zaman zor değildir. 25 ışık yılı dediğin zaman bu her gün karşılaştığı ve üzerine düşündüğü bir boyut olmadığından bunu sanki anlamış gibi söyler ve geçer. ama anlamadan söyler. kafasında 25 ışık yılının kilometre hesabını da yapsa aklı almaz. günlük boyutların dışına çıkınca insanı garip bir boşvermişlik alır. böyle gözardı ede ede düşünmeye karşı bağışıklık kazanır. sadece anlayabileceği şeyleri düşünmeye başlar. kötüsü herşeyi bundan ibaret sanar.

* şöyle yavaş yavaş bilal dinlese anlayabilirmiş gibi anlatalım. ışık bildiğimiz en hızlı giden şey. dünyanın etrafını bir saniyede 7.5 kez dolanıyor. sen gökyüzüne kondanse bir ışık kaynağı tutsan parmak şıklatacağın sürede o dünyayı 7.5 kere dönecek kadar hızlı gidiyor. ay'a varması bir saniye alıyor. güneşe varması ise 8 dakika.

* ışık kadar gereğinden fazla hızlı bir şeyin gitmesinin bile 8 dakika aldığı güneş bir yandan düşünürsen bize kendi ışığını 8 dakikada gönderiyor. ona baktığın zaman 8 dakika önceki güneşi görüyorsun. güneş şu anda patlasa bunu 8 dakika bilemeyecektin. 

* güneş sistemi'nin dışına henüz bir adet tek bir dünya yapısı araç çıktı. az buz bir uzaklık değil. dünya bir kum tanesi kadar olsaydı güneş sistemi pluto ekseninde sultanahmet camisi boyutlarında bir şey çıkardı. bir kum tanesini caminin dışına ancak gönderebildik.

* güneş sisteminde de bizim yıllarımızın pek bir değeri yok. pluto güneş etrafında en son şu an olduğu pozisyondayken üçüncü selim daha tahta çıkacaktı, napoleon henüz yeni doğmuştu falan. bu aylar yıllar bizim için değer ifade eden şeyler.

* bu sadece bizim sistemimiz. güneşten sonra bize en yakın yıldız proxima centaurii bize 4.2 ışık yılı uzaklıkta. ışık 4 yıldan uzun bir süre gidecek ki oraya varabilsin. kafanda oluşmadı dimi uzaklığın imajı. şöyle anlatalım, saatte 17043 km/h gibi inanılmaz görünen bir hıza erişmiş olan voyager 1 uzay aracı öyle bir uzaklığa tam 75 bin yıl sonra varacak. bundan daha yavaş bir uzay aracına binip gitsek, en yakın komşumuz olan yıldıza onbinlerce yıl sonra varacağız. büyük ihtimalle varamayacağız ama sayılar böyle diyor. bugüne kadar bildiğimiz hiçbir metod, hiçbir teori ve sahip olduğumuz yaşayan bir insanı bir başka yıldıza kendi hayat süresi içinde götüremiyor.

* bu en yakın yıldızdı. bizim güneş de diğer yıldızlar gibi samanyolu içinde devasa bir dönüş yapıyorlar. samanyolu dediğin şey öyle çat diye söyleyip geçtiğin ancak ne olduğunu hiç gözünde canlandırmadığın bir yapı. bu içinde olduğumuz galakside tam 100 milyar kadar yıldız var. sagittarius a denilen merkezinde süpermasif bir karadelik olduğunu düşünüyoruz. biz de bu merkeze 27 bin ışık yılı uzaklıktayız. yani diğer taraftan düşünürsen galaksinin merkezinde bulunan biri teleskopla şu anda dünyaya baksa içinde neanderthallerin falan gezindiği taş çağı insanlarının bulunduğu bir dünyayı gözlemliyor olacaktı.

* bizim güneşimiz bizim için çok önemli olabilir ama sınıflandırmada gayet ortalarda nev i şahsına münhasır bir yıldız. bir özelliği falan yok. aslında o kadar ufak o kadar önemsiz bir boyutu var ki aklın zor alır. şu tabloya bakarsan 3. resimdeki güneşin 6 resimde toz zerresi bile olmadığını görebilirsin. güneşin toz zerresi olmadığı bir ortamda biz neyiz sence?

* geceleyin gökyüzüne bakıp oha ne kadar çok yıldız var dediğinde yine kendini çok önemli bir şeymiş gibi görüyorsun. ya da sanki onlar senin görebilmen için oradaymış gibi. veya senin orada olmanın bu objeler için bir anlamı varmış gibi oluyor. hayır. geceleyin görebildiğin yıldızlar samanyolunun şu kadarlık bir kısmına tekabül ediyor. pek çok kimse bu dairenin boyutlarını anlayamasa bile, evreni bu kadar büyük zannediyor. aslında bilmiyor ki gökyüzüne baktığında sadece pencereden kendi bahçesine bakıyor. daha onun ötesinde mahalleler sokaklar şehirler ülkeler var. ışık senin galaksinin bir ucundan diğerine 200 bin yılda gidebiliyor. 

* hubble teleskopu olabilecek en güçlü zoomuyla gökyüzünün en karanlık noktasına çevirdiğinde şöyle bir resim çekmiş. o nokta ki gerçekten gökyüzünde bir kum tanesi kadar bir pencere. görüntüüde çıkan şeyler birer yıldız değil. galaksiler.

* o resimde çıkan yaklaşık tek karede on bin adet galaksinin her biri birer samanyolu. her birinin merkezinde birer süpermasif karadelik var. her birinde 100 milyar ve üstü yıldız var. bazılarında neden olmasın, hayat da var. ancak en yakınımızdaki yıldıza gidemeyen bizler bunlarla alakalı ancak konuşabiliyoruz. spekülasyonun haricinde bir gücümüz yok. tek karede bunların 10 bin tanesini bir arada çekip bakabiliyoruz. helikopterden çekilmiş stadyum fotoğrafı gibi. 

* bu kondensasyonu gökyüzündeki her kum tanesi kadar noktaya uygularsan yaklaşık bizimki gibi 170 milyar galaksi olduğu sonucunu buluyorlar. her birinin ortasında süpermasif karadelik bulunan, içlerinde güneş sistemleri olan, dünyalar olan, hayat olan bilmediğimiz daha nice şeyler barındıran galaksilerden yüz milyardan fazla var. ya da şöyle söylersem aklın belki alır. uzayda dünyada kum tanesi olduğundan daha fazla galaksi var. bunun yüz milyonlarca katı yıldız ve bunların etrafında dönen yüz milyarlarca gezegen ve bunların peşinde yüz milyarlarca uydu var. sen o kum tanelerinin birinin icindesin. günes sistemin öyle bakınca gözle bile görülmüyor. dünya ne ki. 

* bu da malesef hepsi değil zira bu bizim gözlemleyebildiğimiz / observable evren. güneşin 8 dakika önce patlama örneğini hatırlarsan bunların şu anki durumları ve varlıkları sadece spekülasyondan ibaret. bazı galaksiler 13 milyar ışık yılı uzaklıktalar. yani bizim şu anda gördüğümüz halleri onların 13 milyar yıl önceki halleri. bugün neredeler, nereye gidiyorlar, yerlerinde duruyorlar mı bilmemizin imkanı yok. bu evrenin şu anki biçimi ve halini tahmin bile edemiyoruz. ancak gördüğümüz gözlemlediğimizden çok da ilerilerde olduğunu hayal edebiliyoruz o kadar. bu sırada bizim henüz gözlemleyemediğimiz pek çok olay da olmuş veya oluyor olabilir. 

* insanlık bütün bir portrede nedir? hiçbir şey. gelip geçen bir hikaye. bir an. ışık yılları ve parseklerle ölçülen mesafelerde, kilometrelere şaşıran ve yıllarla kendini avutan bir soluk mavi noktadaki yalnızlığa mahkum, büyük ihtimalle başka kimsenin dinleyemeyeceği anılar.

* veya şöyle düşün. etrafında eski addedilen bir olayı büyüklerine sorduğunda nenenin nenesinin bile hatırlamayacağı şeyler sana çok uzak geliyor değil mi? 

oysa evren 13 milyar yaşında. 

dünya 4.6 milyar yaşında. öncesi yok. bu süre 46 yıl olsaydı :

insanlık 4 saattir dünyada olurdu. buhar makinelerini trenleri 1 dakika önce icat etmiştik. 20 saniye önce dünya savaşları bitmiş az önce aya gitmiştik.

* peki ya din bunun neresinde?

* bütün bu portreye oturan bir din var mı?

* gökyüzündeki kum tanesi kadar bir noktaya 10 bin galaksi ve bunların gezegenlerini dolduran bir yaratan varsa 

- neden sina dağına gelip oturuyor?

- neden israiloğullarının mısır'dan çıkmasına yardım için mısır'a 7 bela gönderiyor?

- neden bakire bir kızdan israil oğullarına bir mesih gönderiyor ve bu gücün oğlu günah sevap iyilik gibi bütün portreyle çok çok teferruat kalan şeylerle uğraşıp ölüyor.

- neden bu mesihin yoldaşları discipleları dünyanın 6 bin yaşında olduğunu söylüyorlar. cennetin doğusu falan gibi genel context'e çok aykırı şeyler iddia ediyorlar.

- neden 7 ölümcül günah (oburluk gibi) belirliyor

- neden dünya gibi bütün bu portrede aşırı önemsiz bir noktaya aşırı önem atfediyor ve burada sodom ile gomora'yı kahrediyor. nuh devrinde tufanlar yaratıyor, ibrahim'e oğlunu kesmemesi için meleklerle koyun gönderiyor.

- yusuf'un kör babasına yardım etmesini sağlıyor

- domuz yemeyin diyor

- içki içmeyin diyor ve dahası böyle teferruatla neden uğraşıyor. mesela hidrojen füzyonu yapmayın nükleer fizikle uğraşmayın (veya bir arabın anlayacağı şekilde dersek, maddeleri parçalamayın incelemeyin vs) gibi alakasız da olsa evrene daha uygun mesajlar yerine neden hidrokarbon tüketimine dair gani gani mesaj var.

- 170 milyar galaksi yaratan bir tanrı sizce neden muhammed'e şöyle vahiyler indiriyor? 

( ahzab 50 . " ey peygamber! biz sana mehirlerini verdiğin eşlerini, allah'ın sana ganimet olarak verdiklerinden elinin altında bulunan kadınları; seninle beraber hicret eden, amcanın kızlarını, halalarının kızlarını, dayının kızlarını ve teyzelerinin kızlarını sana helal kıldık. ayrıca, diğer mü'minlere değil de, sana has olmak üzere, mehirsiz olarak kendini peygamber'e bağışlayan, peygamber'in de kendisini nikahlamak istediği herhangi bir mü'min kadını da (sana helal kıldık.) mü'minlere eşleri ve sahip oldukları cariyeleri hakkında farz kıldığımız şeyleri elbette bilmekteyiz. bütün bunlar, sana herhangi bir zorluk olmaması içindir. allah çok bağışlayıcıdır, çok merhamet edicidir.

( ahzab 51 : "ey muhammed! bunlardan (hanımlarından) dilediğini geri bırakırsın, dilediğini yanına alırsın. uzak durduklarından dilediklerini yanına almanda da sana bir günah yoktur. bu onların gözlerinin aydın olması, üzülmemeleri ve hepsinin de kendilerine verdiğine razı olmaları için daha uygundur. allah kalplerinizdekini bilir. allah hakkıyla bilendir, halimdir.")

- dünyadaki kumlardan daha fazla galaksiler yaratan bir varlık neden muhammed'in kimle evleneceğini falan düzenliyor. neden büyük resme dair bir şeyler yok. veya var olduğunu iddia edenler gibi neden bu :

"(fussilet 41/10) o, yerin üstünde yüce dağlar yarattı, orayı bereketli kıldı ve orada arayıp soranlar için gıdalarını, bitkilerini ve ağaçlarını tam dört günde takdir etti, düzenledi." şeklinde savunma yapıyorlar. 6 devirdir o gün olsa duramazsın diyerek bilimde altı devir bulmak istiyorlar ki kitapla örtüşsün. 

- neden galaksiler yaratan bir tanrı miras bölüştüremez? (bkz: #12264522) veya bu nasıl bir tanrıdır ki galaksilerle ışık yıllarıyla uğraşmaktan imtina etmeyip, kesir bilmez veya kutsal kitabına inananları tarafından yanlış bilgiler girmesine izin verir. galaksiler yaratan bir şeyin insanlığa yol göstermek için mağaradaki birine 20 yılda kitap ezberletmekten başka yolu mu yok?

- neden yarattığı bütün bu evrene dair gözlemlerimizle örtüşen fiziksel bir konstant yok ama kevserler huriler hurmalarla ilgili epey veri var?

- neden peygamberin karısının başkasıyla evlenmesine yasaklar koyuyor?

* şahsi kanaatim insanın kendisini önemli görme hastalığı o denli büyüktür, yaşamı önemli addetmesi o derece gözünü kör etmiştir ki bunları değil sorgulamak uğruna savaşlar açar kelleler keser ve huzur bulur bir yere gelmiştir. 

* oysa insan bilmez ki hayatın olup olmaması evrenin geri kalanı için pek de bir önem arz etmez. hayatı savunma insanı sevme hümanizm ve buna ilintili ahlak da genellikle insanın kendi türünü koruma içgüdüsüyle verdiği bir tepkidir. çocuk yaparken 35 milyon canlı spermin tek bir kompleks yaşam formuna hayat vermek için biri hariç hepsinin mefta olduğu bir ortamda hayatın kutsallığı hakkında atar da atar. ölümden korkar insan, bütün bu deliliklerinin kaynağı da aslında baksan budur. yaşama içgüdüsüyle tutarsız hikayelere de inanır, tekrar yaşamak ve daha iyi yaşamak için kafa da keser, bu uğurda gider şehit olacağım diye erken de ölür ama tutarsızlığı sorgulamaya başlayamaz. bir kez başlarsa ucununu nereye gideceğini bilemez. önemsizliğinin farkına varmaktan korkar insan. kendisinden önce yüzlerce neslin inandığı şeylere içinde yaşadığı evreni daha iyi gözlemleyebilmesine rağmen gözlerini gerçeklere sıkı sıkı yumar ve kulaklarını kapatır. rüyadan uyanmak istemez.

* oysa iyi bir insan olmak için bu öğretilere ihtiyacın da yoktur. ahlak din değildir. 

* o yüzden kızım evladım, baban der ki evren dünya merkezli bir dine ait olabilmek için çok çok büyüktür. bu tabloya semavi dedikleri dinler hep komik derecede küçük kalır. gerçekte sema ve ardında ne var inceleselerdi şüphesiz onlar daha iyi bilirlerdi*ç diğer taraftan boyutlarını bilmeden anlamadan dinlere evrensel demeleri kadar tutarsız komik bir şey olamaz. içinden ırmaklar akan cennetinde hurmalar bahşedilen bir evrensel din bir eskimo için bile cezbedici değilken (yani global bile değilken, sadece araplara göre bir cennet iken) bunu en yakın yıldıza 75 bin yılda gidecek insanlığa evrensel diye yutturmak palavradır.

* bütün bunları yaratabilecek güçte bir şey varsa buraya bir sürü kutsal kitap yığması iki halka peygamberler indirmesi, evrenin her yerinde bulunan fiziksel konstantlardan bahsetmek yerine (bir yerinde elektromanyetizmin neden güçlü kütleçekimin neden zayıf olduğunu vahyetse bütün bilim alemi dine döner zaten, ahzabla uğraşmasına gerek yok) kutupların karlı olduğundan bile bahsedememesi oldukça gerçek dışıdır.

* bu kitaplarda okuduğun, haç taşıyan, hanukkah kutlayan, namaz kılan arkadaşlarının sanki bir şey biliyorlar gibi delicesine sana inandırmaya çalıştıkları şeyler ve bilimsel hiçbir gerçekliği olmayan stellar tanımlar milattan sonra 600'lü yıllarda ve sonrasında çölde yaşayan biri için inanılmaz ve aydınlatıcı olabilir ama malesef bugün değiller. astronomi eleştirici olacak kadar ilerledi. 

* öte yandan bu dünyada modern insana en benzer ataların 200 bin yıl önce dünyada var olduğundan hareketle monoteist dinlerin ortaya çıkışına kadar olan yüz doksan yedi bin yıllık süreyi boş geçiren bir tanrı da inanmaya çok değer olmasa gerektir.

* çok uzağa da gitmene gerek yok, marsta oturup dünyaya baksaydın kendi evin olan gezegeni şöylegörürdün.

* ben de carl sagan olsaydım sana derdim ki, 

" şu noktaya tekrar bakın. orası evimiz. o biziz. sevdiğiniz ve tanıdığınız, adını duyduğunuz, yaşayan ve ölmüş olan herkes onun üzerinde bulunuyor. tüm neşemizin ve kederimizin toplamı, binlerce birbirini yalanlayan din, ideoloji ve iktisat öğretisi; insanlık tarihi boyunca yaşayan her avcı ve toplayıcı, her kahraman ve korkak, her medeniyet kurucusu ve yıkıcısı, her kral ve çiftçi, her aşık çift, her anne ve baba, umut dolu çocuk, mucit, kâşif, ahlak hocası, yoz siyasetçi, her süperstar, her "yüce önder", her aziz ve günahkâr onun üzerinde - bir günışığı huzmesinin üzerinde asılı duran o toz zerresinde.

evrenin sonsuzluğu karşısında dünya çok küçük bir sahne. bütün o generaller ve imparatorlar tarafından akıtılan kan nehirlerini düşünün, kazandıkları zaferle bir toz tanesinin bir anlık efendisi oldular. o zerrenin bir köşesinde oturanların başka bir köşesinden gelen ve kendilerine benzeyen başkaları tarafından uğradığı bitmez tükenmez eziyetleri düşünün, ne çok yanılgıya düştüler, birbirlerini öldürmek için ne kadar hevesliydiler, birbirlerinden ne kadar çok nefret ediyorlardı.

böbürlenmelerimiz, kendimize atfettiğimiz önem, evrende ayrıcalıklı bir konumumuz olduğu hakkındaki hezeyanımız, hepsi bu soluk ışık noktası tarafından yıkılıyor. gezegenimiz, onu saran uzayın karanlığı içinde yalnız bir toz zerresi. bu muazzam boşluk içindeki kaybolmuşluğumuzda, bizi bizden kurtarmak için yardım etmeye gelecek kimse yok." 

ama onlar ellerinde kutsal dedikleri kitapla gelip sana yine diyecekler ki 

" (bu nur, gökte ahmed, yerde muhammed denilen, zürriyetinden bir peygamberin nurudur. o olmasaydı, seni de, yer ve gökleri de yaratmazdım.) [mevahib-i ledünniyye]"

evrenin boyutlarını gözden geçirip buna inanırsan da daha diyecek bir şeyim yok.

benim 34 yılda dünyadan öğrendiğim bunlar. benden öncekilerin hatalarını tekrarlatmamak benim vazifem. böyle de ifa ediyorum.